Sosyal Bilimler

No Filmi: Özgürlük, Ama Neyin Gölgesinde? | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

No Filmi: Özgürlük, Ama Neyin Gölgesinde?

Şüphesiz ki Clinton skandalının şafağında çekilen ve bir ABD başkanının Beyaz Saray’daki taciz skandalını örtbas etmek için kurgusal bir savaş çıkarmasını konu alan Başkanın Adamları (1997)’nı ya da Boris Yeltsin’in seçimleri kazanmasını sağlayan süreci, (kurgusal da olsa) incelikle işleyen Spinning Boris (2003)’i hatırlayan sinemaseverler, bundan tam bir asır önce Amerikan iç savaşını anlatan ve Ku Klux Klan’ın kahramanlıkla özdeşleştirildiği Bir Ulusun Doğuşu (1915)’nu ya da Potempkin Zırhlısı (1925)’nı ve bu yapımların getirdiği sonuçları da çok net anımsayacaklardır.

Propaganda filmleri, sinemanın doğuşuyla birlikte, diğer medyalardan çok daha etkili olduğuna kanaat getirilen yedinci sanatın nimetlerinden faydalanmak isteyenlerce üretilen tek düze ve ideolojik yönü ağır basan bir tür olarak ortaya çıkmıştır. Sanatın ideolojik kullanımı her dönem çok tartışılan bir mevzu olsa da, özellikle sinema ve sonrasında televizyon, geniş kitlelere yayılmak istenen fikirlerin aşılanabilmesi için çok elverişli görsel-işitsel alanlar olmuşlardır.

Romanya’nın Bağımsızlığı (1912) sinema tarihinde ilk propaganda filmi olarak bilinir. Film, Romanya halkının Balkan Savaşı’na olan olumsuz tavrını değiştirmek için çekilmiştir. Yapım şiddeti ve ayrımcılığı onaylaması bakımından Leo Frank davasını ateşleyen ve Beyaz Saray’da gösterilen ilk film olan Bir Ulusun Doğuşu’yla paralellik gösterir. Üstelik bu örnekler ne ilklerdir ne de son olacaklardır. II. Dünya Savaşı yılları boyunca İradenin Zaferi (1935), Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok( 1930),Why We Fight (1942-1945),  Casablanca (1942), Thirty Seconds Over Tokyo (1944) gibi yapımlarla gelişen tür, Soğuk Savaş döneminde Mücadele Tepesi (1959), Kızıl Şafak (1984) gibi filmlerle büyüyerek günümüze kadar taşınmıştır.

Pablo Larraín’in memleketi Şili’nin kaderini değiştiren 1988 referandumunu anlattığı filmi No (2012) ise bütün bu yapımlar içinde çok farklı bir noktada durmaktadır. 1973’deki askeri darbeyle gelen 15 yıllık iktidardan sonra Şilili diktatör Augusto Pinochet, uluslararası müttefiklerinden gelen liderliğiyle ilgili referandum yapılması yönündeki baskılara daha fazla dayanamaz. Bir “Evet” zaferi, Pinochet iktidarının hüküm süreceği sekiz yıl daha demektir ki, bu özgürlük ve tarafsız seçimler isteyen “Hayır” cephesi için çok daha büyük baskılar ve korku atmosferi anlamına gelir.

Pinochet, korkutmaya, baskılara, oylamada hilelere güvenmekte ve Amerika’nın desteğini aldığı düşüncesiyle kaybedeceğine ihtimal vermemektedir. Referandum kampanyası 27 gün sürecek ve her iki taraf da her gün kesintisiz 15 dk. TV reklamı yapma hakkına sahip olacaktır. Hayır koalisyonu, kampanyalarına önderlik etmesi için genç ve küstah bir reklamcı olan René Saavedra’yı ikna etmek ister. Fakat bu durum genç adamın iş ve özel hayatında bir takım problemlere neden olacaktır. Patronu Lucho Guzmán, Pinochet’nin Evet kampanyasını yürüttüğü için aralarında bir rekabet ve çıkar çatışması doğar. İdealist bir devrimci olan eski eşi Verónica Carvajal da referandumu iktidarın propagandası ve onu meşrulaştıran bir girişim olarak görür; bu nedenle de ‘iyilerin’ tarafında da olsa Rene’nin çabalarını desteklemez. Diğer muhalif partiler de Rene’nin kampanyasını ‘maskaralık, hainlik olarak görürler ve onun büyük şirketler için reklam kampanyaları yaparken bakış açısını yitirdiğini’ düşünürler.

Evet kampanyacıları insanları uzun ekmek kuyrukları, acı, terör ve geçmişin karanlığının geri geleceği fikriyle korkutup ne olursa olsun güvende kalmak isteyen zihinlere hitap ederler çünkü onlara göre “insanların tek ilgilendiği kendilerine dağıtılan yardımlar” dır. René ise, bu işi de diğer herhangi bir çalışması gibi ele alarak, daha yumuşak bir yaklaşım sergilemeye karar verir: “Şili: Mutluluk geliyor!”

Parlak renkler ve gökkuşağıyla bezenmiş, Şililileri mutlu ve huzurlu, Pinochet sonrası Şili’yi ise geçmişin baskısı ve karanlığından arınmış bir dünya olarak resmeden güçlü bir kampanyadır bu. Rakipleri muhatap almayan, kasveti ve yokluğu, korkuyu ve umutsuzluğu dışlayıp umut dağıtan neşeli ve iyimser bir kampanyadır. “Hayır” kampanyasının ötesinde Pinochet ve onun güçleri, seçmenlerin “hayır” kampanyasına olumlu tepki verdiğini nihayetinde öğrendiklerinde durumun vahametiyle yüz yüze kalırlar. Pinochet, tehdit ve şiddetle dolu eski taktiklerini kullanmaya karar verirse, René, Verónica ve onların ergen oğlu Simón da dahil olmak üzere “hayır” kampanyasında çalışan ya da bu kampanyayla ilişkili olanlar, hayatlarının “hayır” tarafında çalışmaya değer olup olmadığını sorgulayacaklardır.

Film boyunca en çarpıcı kareler, hiç kuşkusuz kaybettiklerini çoktan kabullenmiş muhalefetin kampanya düzenleme sebeplerinin “farkındalık” yaratmak olduğunu açıkladığı, %35 gibi büyük bir çekimser kitlenin varlığı ile korkuya kapılıp  “mucizeye ve ilahi bir harekete” bel bağlamış idealistlerin kötümser hallerini gözler önüne seren anekdotlar ve kendilerini iktidara getirenin Amerika olduğu tesellisiyle yanılgıya düşerek referandumu kendilerine kimin dayattığı gerçeğini göz ardı eden Pinochet yanlılarının aldanışını tasvir eden anlardır. Rene, büyük bir hırsla, yaşlıların Hayır’ın temsil ettiği şeyi, iktidarın istediği gibi, geçmişin acıları ve huzursuzluğu veya başka bir deyişle öcü kılığına sokulan sosyalizm olarak görmelerini, gençlerinse sonucun önceden belirlendiği umutsuzluğuyla boş vermişliğe kapılmasını önlemeye çalışır. Bunun içinse, sürgünleri, acıları, haksızlıkları, kayıpları, cinayetleri, karmaşayı kampanyasından uzak tutmaya ant içer.

“Göreceğiniz şeyin şu anki sosyal içeriğe uygun olduğunu söylemeliyim. Şili şu an geleceğini düşünüyor.” diye başlar sözlerine. Böylelikle, medeniyetle ışıldayan zengin ülkelerden birinin, aşırı renkli, plajları, gülümseyen insanları ve neşeyle parlayan güneşi tasvirleyen panaroması,  Şili’nin kasvetli, pastel tonlarla, soluk paletle resmedilen manzarasıyla son derece belirgin bir tezat oluşturarak kadraja adım atar. Öyle ki, Rene’nin deyimiyle bu “Evrensel, samimi, çekici, iyimser reklamcılık dili” , sadece “dikta rejiminin şiddetine maruz kalan” ve bu pragmatik yaklaşımı soğuk, duyarsız ve ahlaki sınırların ötesinde sorumsuz, susturulmuş bulan muhaliflerin değil, kaybetmekte olanların da hedefi haline gelir. Rene, evinin penceresindeki “Hain Marksist” yazısını gördüğünde dehşete kapılır. Ancak bu durum onu vazgeçirmeye yetecek midir? Film, Rene’nin amacının filmdeki diğer karakterlerde nasıl yankı bulduğunu, gerçekten anlaşılıp anlaşılmadığını göstermede dolaylı bir yol izlese de, eski eşinden başlayarak acı görüntülerini kampanyaya dahil etmek isteyen çalışanı da dahil herkes, sonunda kendisiyle aynı noktaya gelir ve onun amacına hizmet etmeye başlarlar. Rene reklamcılığın NLP ile birleşen yapısını son derece iyi kullanarak insanları acı odaklı olmaktan uzaklaştırıp haz odaklı, farklılık odaklı olmaya yönlendirdikçe aslında büyük resim de ortaya çıkar. İktidara çelme takmak, aslında kendi ağırlığıyla devrilmesine yol açacak. Aynı Hayır’ın şarkısında olduğu gibi, mizah, bütün korkulara üstün gelecektir: “Elinde parlayan yüzük değil / Çingene Prensi değil, Şövalyenin kılıcı değil, Büyücünün sırrı değil, sevmiyorum hayır, istemiyorum hayır! Onu her gün görmek hasta ediyor beni / Gülümsemesi donduruyor içimi / Sevmiyorum yaptığı edebiyatı / Sığ kültürü çok sıkıcı / İstemiyorum Hayır, sözlerinin bir hayrı yok / Duygularıma hitap etmiyor  / Hiç de ilgimi çekmiyor.” sözleriyle son derece akılda kalan dile dolanan şarkının eşliğinde piknik yapan, baget emeklerine tereyağı süren, atlarla dört nala koşuşturan insanların görüntüleri birbirine girer.

Pinochet kampanyası ise, bayraklar sallayan kalabalıkların, milli duyguları uyandırmak isteyen, bariton sesli bıçkın şarkıcıların var güçleriyle haykırdığı basmakalıp kahramanlık şarkılarının, muhalif gösterilerde yaralananların pişmanlık sözleri ettiği, ‘bir daha olmasın’ korkusunun kesif kokusunun her karede duyulduğu karamsar bir tablo çizer. Ancak kendi tabutuna çivi çaktığı nokta, hiç kuşkusuz ki, “Oy verdiğinizde kaybedeceklerinizi düşünün”  sloganı eşliğinde, ev eşyalarını, gündelik hayata dair şeyleri ezerek sonunda yere düşen bir kadının önünde duran tank görüntüsünün kampanyaya dahil edildiği andır. Guzmán, Pinochet’yi sahneden çekmeye karar verdiyse de, yanılgısı yenilginin geldiğini görmesine engel olur. Ve son, Pinochet kampanyasının Hayır kampanyasını karalama kampanyasına dönüştüğü noktada gelir. Rene bu minvalde, kazandığını bilir ve gözlerini korkutmaya çalışan iktidarın ümitsiz girişimleri de bunun kanıtıdır. Kampanyası sansürlerle sekteye uğratılmaya çalışıldıysa da, Rene, insanların sansüre tepki vermesini ve kendi yanlarında yer almalarını sağlamayı başarır. Ve sonunda, debelendikçe çamura daha da batan Guzman kampanyası Rene’nin kampanyasından sahneleri taklit etmeye başlar. Kampanyanın bir noktasında çekimler sürerken geçmişe dair daha fazla tanık ifadesine ihtiyaçları olduğunu söyleyen yardımcısına “Hayır, daha fazla mizaha ihtiyacımız var.” diye yanıt verir Rene. İktidar son hamlesini yapıp sokakları karıştırmaya provokasyon yaratmaya çalışır ancak artık çok geçtir. Çünkü baştan beri sadece gözlemleyen uluslararası güçler artık sahnedelerdir; Hollywood starlarının Hayır’a destek mesajları çığ gibi büyür (Jane Fonda, Richard Dreyfus, Christopher Reeves). Ve sonunda tabii ki Hayır kazanır.

Bu noktada, global arenada ülkelerin kaderlerinin gelişmiş müttefiklerin ve her biri global bürokrasinin birer kalesi haline gelmiş uluslararası güçlerin elinde olup olmadığı sorusu daha da büyük bir önem kazanır: Kuklalarının tasfiyesini isteyen bir “dış güç” olmasaydı insanlar özgürlüklerine gerçekten kavuşabilecekler miydi? Ya da bu zaferleri ya da mücadeleleri, iç muhalefetin edinimlerinden bağımsız olarak sadece dış güçlerin desteğine bağlamak reva mıdır? Ya da ne kadar gerçekçidir? Şüphesiz ki, savaşlar fiili de olsa politik de,  başarıyı tek bir kahramana / unsura mâl etmek bu uğurda harcanmış yaşamlara haksızlık olacaktır. Bu nedenle, mümkünse No’ya da diğer propaganda filmleri gibi tedbirli yaklaşıp, günümüzle benzerliklerden ders almakta ancak  gerçekleri de tarihte aramakta fayda vardır.

Zeynep Şenel Gencer
Sosyal Bilimler Platformu, Sinema Editörü
z.s.gencer@sosyalbilimler.org


Yasal Uyarı: Yayınlanan bu yazının tüm hakları Sosyal Bilimler Platformu’na (www.sosyalbilimler.org) aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.