Sosyal Bilimler

Kapitalist Birey, Arsız Kent ve Uydurma Yaşam | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Kapitalist Birey, Arsız Kent ve Uydurma Yaşam

II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra artan televizyon ve otomobil satışlarının Amerika üzerindeki ilk etkisi, büyük kentleri hızla terk eden orta sınıf aileler üzerinde görüldü. “Suburbia” denildi bu uzun sürüp günümüze kadar gelen harekete. Hareket deniyor çünkü televizyon üzerinden “daha rahat yaşam koşullarına” davet edilen insanlar yalnız Amerika’da yaşamıyor artık. Pazarlama ve reklam stratejilerinde bir araca sahip olan her insan, her davete karşılık verebilecek insan kategorisinde değerlendiriliyor. Yani hedef kitle oldukça net: küreselleşen kentin her yeniliğe âşık insan(lar)ı.

Küreselleşmenin dünya kentleri üzerindeki hâkimiyeti farklı ellerle ama aynı taktiklerle sürüyor. Büyük kentlerin en doğusuna, batısına, kuzeyine ve güneyine “yerleştirme/kaçırma” taktiği. Bu taktikte hedef kitle önce suburbia’daki gibi orta sınıftı. Ancak piyasa koşulları, azgın inşaat rantları, toprağın işgâli ve öngörülemeyen genişleme; kent coğrafyasıyla birlikte o kentte yaşayan sınıfları da birbirinden hızlı biçimde uzaklaştırdı. Artık aynı blokta oturduğu görülen ailelerin birbirlerinden çok farklı yaşamları, hiç olmazsa hayalleri var. Eskiden bir mahalleyi paylaşan ailelerin hepsinin ortak hayalleri olduğu, bir kahvehane sohbetine kulak vermekle kolayca anlaşılabilir bir şeydi.

İnşaat sektörünün ‘gelişen’ ya da ‘gelişmekte olan’ ülkeler üzerindeki etkisi artık yüksek sınıflar üzerinde kendini gösteriyor. Örneğin İstanbul’da en önce Büyükçekmece, Çatalca, Silivri üzerinden Marmaraereğlisi’ne varan hat üzerinde kendini gösteren ve orta sınıfı cezbeden yazlık-kışlık karışımı genellikle tek ya da iki katlı evler artık Avrupa yakasında Kemerburgaz ve Zekeriyaköy, Anadolu yakasında Sancaktepe, Tuzla, Çekmeköy ve Şile gibi eskinin ücra yerlerinde birer birer kendini gösteriyor. Buralarda oldukça pahalı, müstakil ve ‘kendine özgü’ mekânlar olarak satışa sunuluyor. Belirli bir semt, mahalle ya da ortak yaşam ‘hikâyesi’ yok. Amaç net: Üst/orta-üst düzey yönetici sınıfına, şehrin gürültüsünden uzak, bahçesinde çocuklarıyla ve evcil hayvanlarıyla doyasıya oynanabilecek, ara sıra çağırıp hayatlarındaki yeni gelişmeleri kutlayacakları dostlarıyla barbekü partileri düzenlenebilecek, en önemlisi de daima güvenli (çevrelenmiş, sınırlanmış, gözetilen) bir ortam ‘yaratmak’. Ayşe Öncü, Petra Weyland ile derlediği Mekân Kültür İktidar: Küreselleşen Kentlerde Yeni Kimlikler kitabında bu durumu şöyle toparlıyor:

Şu anda bir müstakil villaya yatırım yapmış olan aileler, deniz manzaralı dairelerini, apartman komşularını, aynı semtte oturan arkadaşlarını, köşe başındaki bakkalıyla, manavıyla tanıdık bildik mahalle yaşamını terk edip, kendilerine benzeyen ama tanımadıkları ailelerle, aynı tip bahçeli evlerde yaşamaya hazırlanıyorlar. Kadınlar bu taşınmadan endişeli, ama çim bahçeler ve emniyetli, temiz bir sosyal çevre özlemi sağır basıyor. Pazarlama şirketlerinin hedeflediği müşteri profili, bütün hafta çok yoğun çalışan, hafta sonlarında açık havada bahçe ile uğraşmayı düşleyen, taşınır taşınmaz bir köpek edinmeyi planlayan üst düzey yöneticiler ile şehirde çevre kirliliğinin bilincinde olan ‘eğitimli’ eşleri.

Her mevsim yeni bir başlangıç, gökyüzünün özgürlüğü, modern zevkler, köy doğallığı, çocukların sağlıklı gelişimi, akıllı ev gibi reklam metinleriyle ilgili hedef kitlenin hem gözüne hem gönlüne sokulan projelerin isimleri, küresel kentleşmenin ‘uygun gördüğü’ kelimelerle süslü: Dream, Park, Moment, Marina, Sunset, Boutique, Unique, Country, Terrace, Land, Flora, Retro…

Artık bu döneme banliyöleşme deniyor. Bireyin kapitalistleşmesiyle başlayan süreç kentleri arsızca büyütürken ortaya uydurma bir yaşam çıkardı. Bu yaşam hem süslü görünüyor hem de küçük göçebelikler sunuyor. Maceraperest ruhlara betonarme katkı. Chicago’dan Sydney’e, Kahire’den Jakarya’ya, İstanbul’un ücra kıyılarına uzanan bu küresel kentleşme politikası; insanı kandırıyor. Şehrin içinde, alışıldık yaşamını sürdürmeye çalışan insanlar zorla veya türlü tekliflerle ‘bir başka diyara’ gönderiliyor. En güzel anılarına, hayatına anlam katan tüm değerlere, çeşitliliğin özgün ruhuna veda ediyor. Kenti Durduran Şehir kitabında Lütfi Bergen şöyle bir örnek anlatıyor:

Hayatımıza el konulmaktadır. İsmail Abi anlattı. TOKİ gelmeden evvel bahçe içinde 105 metrekare gecekonduya sahipken kendisine 81 metrekare daire verdiklerini söylüyor. Bahçeden betona geçmiş ve mekânda daral gelmiş.  Yüksek konutlar yapılınca zengin mekânı olarak bellendi, artık her gün bir hırsızlık oluyor” diyor. Mahalledeki güven ve emniyeti bu beton kulelerde bulamıyor. Üstelik bu daireyi almak için borçlanmış. İnsan şöyle düşünüyor: Bahçesi ile 150 metrekare toprağın varken toprağın hepsine sahiptin. Şimdi 30 dairelik gökkulede 81 metrekare beton demire rıza gösteriyorsun. Kanaat büyük hazinedir, amenna. Ancak penceremde kuşla, bahçemde ağaçlar, rahmet yağdığında toprağın kokusu, komşu Haydar Amca’nın sabahleyin çığırdığı türkü, Çerçi Ahmet’in getirdiği kışlık has yün çoraplar… Bunlar n’olacak? Her şeyi kaybettik, kendimiz dahil; bir putun içine girdik. İnsan kalmayınca kentin ölümü de mukadder.

Bir de çeperde kalanlar var, ‘ara’da bir yerde yaşayanlar. Onların durumu da içler acısı. Yıllarca seyyar satıcılık ya da esnaflık yapmış birinin gözleri önünde ‘sokağı’ gidiyor. O sokakla beraber tanıdık ne kadar yüz varsa onlar da gidiyor. Hâliyle o da gitmek zorunda kalıyor. Gittiği yerde yaşadığın derin çelişki, koca bir imtihana dönüşüyor. Satamıyor, dolayısıyla alamıyor ve nihayet yaşayamıyor. Gecekondudan TOKİ evlerine geçiş süreci en çok da kadınları perişan ediyor. Avludan ya da bahçeden balkona geçişle beraber, ‘kırk yıllık alışkanlıklar’ bir anda ‘yasak’ oluyor. Site aidatı da tüm bu kedere tuz biber ekiyor. Yıllarca kapısının önünde yün yatak kabartan ailelerin şimdi otoparklarda bunu yaparken ‘yabancı’ gözler tarafından küçümsenmesi, peşinden “alışacaklar, sonradan geldiler, mecburlar” gibi psiko-sosyal dinamikleri altüst eden bir durumu da ortaya çıkarıyor. Bohçacı kadından kozmetik ürün tanıtımcısına, ev kadınlığından site hanımlığına terfi edilen süreçte çocuklar da yaşamın ‘öte tarafı’yla yüzleşiyor. Eskiden bahçede kumla, çamurla doyasıya oynayan (sosyalleşen, gelişen, dönüşen) çocuk küçük bir parka hapsoluyor. Bisikleti varsa biniyor, yoksa izliyor. Parklara yerleştiren spor aletlerini bilinçli ya da bilinçsiz kullanıyor (bu durum birçok kişiyi hastanelik etmeye devam ediyor). Bu durum kimi anneleri gerek betondan gerek çocuk seslerinden uzaklaşma neticesinde delirmeye kadar götürüyor. Funda Şenol Cantek’in derlediği Kenarın Kitabı: Çeperde “Ara”da Kalmak, Çeperde Yaşamak bu konuda birçok söyleşiyi barındırıyor:

Dedim ki kocama: ‘Hem beni çalıştırmıyorsun, eve kapatıyorsun. İki de çocuk sahibi olduk. Çıkamıyorum işte evden. Paran maran yok anlamam, bu evi benim istediğim gibi duvar kâğıdı kaplatacaksın. Kapının önüne çadır yaptıracaksın. Çocuklarla çıkacağız. Ben her gün bu duvarlara bu beton bahçeye bakıyorum.’ Mecbur yaptırdı, baktı ki delireceğim.

Elbette bu vaziyetin bir de dini boyutu var. Teravihe jeep’le giden en ön safta, lastik pabuçla giden en arka safta, çocuğuyla. Görgüsüzlüğün bile ne olduğunun karıştırıldığı bir dönemden bahsediyoruz. Tanpınar’a göre medeniyet, ruhların birlikteliğiyle kâinata aynı çerçeveden bakan insanların olabileceğini söyleyerek aslında şehirleşme için bir yol göstermiş. Bu yola girilmek göze alınamadı çünkü getirisi yoktu. Getirisi olan yolda toprak kalmadığı için mezar, sebil, mescid, çeşme, kısacası en hakiki ‘dikili ağaç’lardan hiçbiri olamadı. Şehir Sünnettir adlı kitabında Lütfi Bergen bu gerçeği şöyle noktalıyor:

Mescidlerin ağaç boylarını geçmemesi evlerin de mescidlerin yüksekliklerine varmaması gerekiyor. Şimdi bu iş tersine döndü. Gökdelenler yükseldikçe ya minarelerin boyu uzuyor ya da camiler yüksek tepelere tapınakvari cesametle inşa ediliyor. Müslümanlar, milyonluk konutlarında çiçek yetiştirmeyi seçmekle “kıyamet kopsa dahi elinizdeki fidanı dikin” emrine ters düştüler. Asfalt ve beton kabardı, fidanlar elde kuruyakaldı.

Kapitalist birey, arsız kent, uydurma yaşam üçgeninde ‘gönül neşesi’nden eser kalmadı. Güftesi Nâhit Hilmi Özeren’e, bestesi Râkım Elkutlu’ya ait bir beyâtî şarkıyla bitirelim. Dinlemek isteyenlere özellikle Sabite Tur Gülerman yorumuna kulak vermelerini önerelim

Ne bahar kaldı ne gül ne de bülbül sesi var
Ne o cânân, ne bir ümmîd, ne gönül neşesi var
Çekecek bence hayatın daha bilmem nesi var
Ne o cânân, ne bir ümmîd, ne gönül neşesi var.

Yağız Gönüler
sehir@sosyalbilimler.org
sosyalbilimler.org Şehir Düşüncesi Editörü

Yararlanılan Kaynaklar

  • Ayşe Öncü, Petra Weyland – Mekân, Kültür, İktidar, İletişim Yayınları
  • Lütfi Bergen – Kenti Durduran Şehir, MGV Yayınları
  • Funda Şenol Cantek – Kenarın Kitabı, İletişim Yayınları
  • Lütfi Bergen – Şehir Sünnettir, Hitabevi Yayınları

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org‘a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.