Sosyal Bilimler

Günışığı, Özgürlük ve Küçük Bir Çiçeğe Özlem: Queimada | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Günışığı, Özgürlük ve Küçük Bir Çiçeğe Özlem: Queimada

Shakespeare’in ünlü eseri Julius Ceasar’da yalın ancak insanı derin düşüncelere sevk eden şöyle bir cümle vardır: “Her köle avucunun içinde taşır / Kendi köleliğinden kurtulma gücünü”. Ve insanlık tarihi boyunca, özgürlükle ilgili söylenilen, yazılan, çizilen ve bir medyuma dahil olmaya muvaffak olan her nevi eserin kalbinde aynı zamanda esaret de vardır. Çünkü aslında gerçekten de her şey zıddı ile kaimdir. Gillo Pontecorvo’nun savaş draması Queimada’da [İsyan! – 1969] bu tezadın patikalarında yol alan hayli zorlu bir filmdir. La battaglia di Algeri [Cezayir Bağımsızlık Savaşı – 1966] ile tanınan İtalyan yönetmen, bu filmde, özgürlük mücadelesini ve sömürgeciliği konu alan birçok filmden farklı olarak, bağımsızlığa dair çetrefil soruları sınıf çatışması ekseninde irdeler.

Sir William Walker (Marlon Brando), Antiller’deki Queimada adasına Portekiz hakimiyetine karşı bir isyan başlatması için gönderilir. Bu isyan, adanın başlıca geçim kaynağı şeker kamışı üretimi olduğundan İngiliz şeker tüccarlarının yararına bir takım sonuçlar doğuracaktır. Walker, limanda bavulunu taşımak için çırpınan kalabalık yerli grubunun arasında tesadüfen karşılaştığı José Dolores’in (Evaristo Marquez) isyankar ruhunun görevi için biçilmiş kaftan olduğunu düşünür ve genç adamı devrimci bir lider olarak adeta yeniden yaratır. Walker aynı zamanda, önde gelen yerel liderlerle de tanışır ve adadaki bütün beyaz altyapıyı ve yaşamı tehdit edebilecek şekilde kölelerin kendi devrimlerine öncülük etmesinden korkarak, onları da bu devrime öncülük etmeleri için cesaretlendirir. İngiltere’nin (Walker’ın) elini tuttuğu yerel zenginlerden biri, Portekizli sömürge valisine suikast düzenler. Siyahilerin sömürgeci ordusuna karşı direnişiyle birlikte, devrim başarılı olur, Portekizliler kovulur, eski patronlar ve serbest siyah köleler arasında ince güç mücadeleleri oluşur, şeker ihracatının geleceği belirsizdir. İnsanlar, silahlarını bırakıp zafer kazanan Dolores’i alkışlarla, tezahüratlarla gözyaşlarıyla karşılarlar. Çalındığı sanılan altınların yine bankada olduğunu öğrenen Dolores’i, bir an gaflet uykusundan uyanır gibi olur ve “Ben yine hamalım. Hiçbir şey değişmedi” der. Walker’ın “Doleris, sana ihtilal yap deseydim beni anlamazdın. İnsanların şehre inmek için dünya kadar vakitleri olacak. Burada kamp yapın.” sözleri, Dolores’in yeni geçici hükümetin anayasa görüşmelerine katılacağının ilan edilmesiyle daha büyük bir anlam kazanır. Walker, siyahi halkı bu kez de yerel asilzadelere karşı koz olarak kullanmıştır. İnsanların şehre inmemesini savaşın bitmediği şeklinde yorumlayan yerel zenginler Walker’ın planına uyarak İngiltere ile ticaret anlaşması imzalamaya razı olurlar. Bu duruma tek isyan eden Dolores’tir:

Walker: Adanı kim yönetecek, endüstrini kim geliştirecek? Ekonomiyi kim yönetecek? Kim tedavi edecek? Kim eğitim verecek? Bu adam mı? (Eli yüzü kir pas içinde bir savaşçıyı göstererek) Yoksa bu mu? Uygarlaşma kolay bir iş değil Dolores. Bir gecede bütün sırları öğrenemezsin. Bütün uygarlık beyazların elinde. Yararlanmayı öğrenmelisin. O olmadan ilerleyemezsin.

Dolores: Peki nereye gideriz? Daha iyiye mi? Sen öyle olacağını mı sanıyorsun?

Ancak bu yeni dünyanın baskılarına dayanamayan Dolores sonunda çareyi anlaşmakta bulur:

Dolores: Beyazlara gittiğimi söyle. Adamlarım silahlarını bırakacak. Ve fidanlıklara döneceğiz. Sonra eğleneceğiz.

Walker: Artık tehlikelisin. Yalnız İngiltere değil Dolores. Kendi halkın için bile.

Dolores: O kadar mı tehlikeli oldum? Ama artık değil. Beyaz adamlarına söyle ve dostlarına.

Walker: Onlar dostum değil.

Dolores: Her neyse. Onlara söyle. Dikkatli olsunlar. Şeker satmayı biliyor olabilirler. Bizim de bildiğimiz kamışı kesmek.

Sonunda Cumhuriyet ilan edilir ve suikastçı asilzade Teddy Sanchez (Renato Salvatori) başkan olur. Queimada Cumhuriyeti, fidanlıklardan yararlanma hakkını 99 yıllığına İngiliz Antiller Şeker Şirketi’ne devreder. Böylece, eski köleler artık işçi, eski sömürgeci işbirlikçileri de yeni efendinin kukla hükümeti haline gelir. Walker da görevini tamamlamış olarak İngiltere’ye geri döner.

10 yıl sonra, şeker şirketinin temsilcileri Walker’a bir iş teklifi ile gelirler. Onu İngiltere’de bir kenar mahallede bulurlar; görünen o ki kendi statüsündeki bir insanın yaşam tarzını benimsememiştir. Queimada’da eski köleler (yeni işçiler, şeker kamışı kesenler) ve beyaz hâkim sınıflar arasındaki çatışmayı sonlandırmakla görevlendirilir. Walker, son 10 yıl içinde adada gerçekleşen olaylar hakkında bir açıklama yapar. Dolores’e bir elçi göndererek diyaloğa davet eder. Ancak Dolores anlaşma taraftarı değildir. Her şey işte böyle başlar.

Filmin gidişatına değinmeden önce, hikayeye ilham veren bazı tarihsel gerçeklere değinmemiz gerekir. Queimada, Brezilya, Küba, Santo Domingo, Jamaika ve başka kolonilerde meydana gelmiş tarihi olayları harmanlar. Arka planı da bazı tarihi gerçeklerin mozaiği gibidir: Queimada adası, dünyanın 1969 yılındaki şartları göz önüne alındığında Küba meselesine net bir göndermedir. Gerillaları yenmek için tüm adanın yakılması, Vietnam’a ve ABD’nin napalm bombası kullanımına açık bir referanstır. Bugünkü Güneydoğu Asya’dan (Hindiçin) filmde direkt olarak bahsedilir. Başkahraman José Delores, Haiti Devrimi’nin lideri Toussaint Louverture’e bariz bir göndermedir. Filmde, bu iki insan arasında açık bir karşılaştırma bile mevcuttur. 1791’deki Haiti Devrimi, tarihteki en başarılı köle isyanıdır. ‘Bir avuç köle’nin koloni güçlerine —Fransız, İngiliz ve İspanyol— karşı kazandığı önemli bir zaferdir. Haiti’ye Kuzey ve Güney Amerika’nın ilk özgür halkı ve Afrika kökenli bir ulusça yönetilen ilk modern ülke olma ayrıcalığını kazandırmıştır. Bir köle isyanının diğer isyancılara model teşkil etmesini ve ilham olmasını engellemek için sert biçimde bastırılması gerektiği fikri de, komünist ‘domino etkisi’ tehdidine karşı geliştirilen ABD doktrinini andırır.

Filmdeki İngiliz ajanı William Walker, tarihsel olarak, başka şeylerin yanı sıra, 1855’te Nikaragua’ya özel bir askeri sefer düzenleyen ABD’li maceraperest ve paralı askerdir. Bu keşif seferi, Panama kanalı o dönem henüz inşa edilmediğinden Nikaragua’da taşımacılık faaliyetlerini kontrol eden iş adamı Cornelius Vanderbilt tarafından finanse edilmiştir. New York ve San Francisco arasındaki ticaret Nikaragua aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Walker, daha sonra Nikaragua’yı devralarak kendisini cumhurbaşkanı ilan etmiştir ve 1857’de Orta Amerika ordularının koalisyonu tarafından sürülmesine kadar burayı yönetmiştir. Walker’ın yenildiği gün Kosta Rika’da hâlen ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.

Değişen siyasal rüzgarların sömürülen yoksul halk üzerindeki ölümcül etkisine şiddetle eğilmesi, Gillo Pontecorvo’nun filminin uzun tarihsel bir görünüme odaklanacağının sinyalini zaten verir. Yarı didaktik alegori, yarı savaş filmi yapısı, mücadelenin her yerde her zaman var olacağı düşüncesini öne çıkarışı sadece Vietnam Savaşı’na değil, aynı zamanda yakın tarihli Irak ve Afganistan savaşlarına, bir zamanlar ABD müttefiki olarak görülen Saddam Hüseyin ve Taliban’ın “düşmana” dönüşmesi sürecine de atıftır. Nihayetinde, Queimada, 1960’ların kaynayan politik atmosferini dayanak alır; ancak tarihe dair her şey aslında geleceğe de aittir (tarih tekerrürden ibarettir); bu nedenle hikaye içindeki konular bugün bile güncelliğini korumaktadır.

Pontecorvo, projeye Fransız kolonicilerinin Cezayir’den kovulma hikayesini anlatan La battaglia di Algeri’a yönelik uluslararası beğeninin artçı dalgaları ile dahil olur. Belgesel görünümü ve yoğun tutkuları ile film, bugün bile isyancılara ve benzer hükümetlere yönelik bir rehber olmaya devam eder. Brando, o dönem Kara Panterler’i kucaklayışının yarattığı karmaşık tepkilere rağmen sürekli kadrajda yerini alır; yoğun didaktisisizm sisi içinde kolayca kaybolabilecek bir karaktere nüanslar, karmaşıklık ve duygusal boyut kazandırır.

Queimada’nın sorunu dramatik olmaktan çok, didaktik, tasarıma yönelik ve tematik oluşudur. Brando, hikayenin özünün kendisini hazırladığı zorlu sınavda son derece başarılı olur hatta bu sömürü ve aldatmaca karikatürünü kanlı canlı kılmanın sayısız yolunu bulur. Mutiny on the Bounty’daki [Denizde İsyan – 1962] Fletcher Christian rolünden ödünç aldığı züppece hatta efemine tavrı, Walker’ın kaba, merhametsiz, kan dökmekten çekinmeyen tutumuyla birleştirir.

Filmin ikinci yarısı, diğer yarıdan bağımsız ayrı bir film gibidir. Walker ve Dolores’in Hindiçin’e kadeh kaldırmalarıyla biten birinci yarı, eğer final bu sahneyle yapılsaydı; şüphesiz ki çok farklı anlamlara gelebilirdi. Öncelikle, Dolores’e giderek yakınlaşan Walker’ın kendine yeni bir müttefik bulduğunu ancak bu ‘ortaklığın’ geçici bir süre ‘efendinin maşasının maşası’ olmayı başaran siyahi adamın, gözden çıkarılabilir hâle geleceği noktaya kadar özgür olmanın keyfine varabileceği anlamına geldiğini görerek, ağzına bir parmak bal çalınınca sorgulamadan önüne çıkarılan her şeye inanıp biat eden sömürülen alt sınıf metaforu Dolores’e üzülsek mi kızsak mı bilemezdik. Ve belki de, bu ironik sonla gerçek dünyayı bağdaştırarak umutsuzluğa kapılabilirdik. Ancak, bu paragrafın başında da belirttiğimiz gibi ikinci yarı, tek başına da bir film olabilecek bambaşka bir hikayedir.

10 yıl sonra, Walker, İngiltere’nin ordu destekli Royal Şeker Şirketinin adamı olarak bu sefer adada vuku bulmakta olan isyanı sabote etmesi için gönderilir. Böylece, İngiltere, adanın bereketli nakit kaynaklarından —şeker kamışı— faydalanan yerel halkın yerini alabilecektir. Bu noktada, hayatında değil bir filmde rol almak, hiç film izlememiş olan Marquez’e bu rolü vermenin aslında çok doğru bir karar olduğu anlaşılır. İsyanın vücut bulduğu bir kişilik olarak, beyazların yalanları ve ihanetleri karşısında vakar ve ilkeli duruşuyla davasından vazgeçmez; ekranı adeta dürüstlüğüyle işgal ederek, politik / ahlaki ikiliği su yüzüne çıkarmaya yardım eder.

Bu durum, köle isyanının lideri José Dolores’un İngiliz çıkarlarından habersiz bir araç olmaktan çıkıp, gerçekten bilinçli bir tarihsel özne, devrimci bir anti-kolonyal model haline gelmesiyle daha görünür hâle gelir.

Walker’ın José’ye ulaşmak için yakalattığı Martino’nun söylediği gibi:

José Dolores der ki, ülkemizde uygarlığa dair ne varsa beyazlarındır. Uygarlaşmamak daha iyi çünkü nereye gideceğini bilip nasıl gideceğini bilmemek, nasıl gideceğini bilip nereye gideceğini bilmemekten çok daha iyi. Biri bir başkası için çalışıyorsa ona işçi dense de o köledir. Ve bıçağı olup kesim yapanlar kamışı tarla sahipleri için kestikçe her zaman öyle olacaktır. Bu yüzden José Dolores der ki kamış yerine kafaları kesmeliyiz.

Ve filmin ilerleyen bölümlerinde Dolores bu durumu şöyle açıklar: “Eğer biri sana özgürlük veriyorsa o özgürlük değildir. Özgürlük tek başınıza kazanmanız gereken bir şeydir.”

Dolores’in ‘icabına bakma’ noktasında hükümet kanadından farklı sesler yükselir. Asılmasını isteyenlerin aksine, “Şeker şirketi olmasaydı Dolores’de olmazdı.” diyen Sanchez anlaşma taraftarı belki de asıl soruna ‘uyanmaya’ başlayan çatlak bir ses olarak görülür ve önce tutuklanır sonra da idam edilir. Queimada ismini, Portekizlilerin daha önceki bir isyanı bastırmak için şeker kamışı tarlalarını yakıp yıkma taktiğinden alır (Portekizce ‘yanmış’ kelimesinden, gerçek anlamına olduğu kadar metaforik olarak da kullanılır). Ve adanın yeni sömürgeci gücü İngilizler de karşılaştıkları silahlı direnişi kırmak için aynı taktiği kullanırlar; isyancılar yanan tarlalardan kaçarken öldürülür köyler basılarak siviller tehdit edilir. Walker, her ne kadar soğukkanlılıkla kimin ölüp yaşayacağına karar veriyor olsa da, aynı isyancılar gibi siyahi olan bir askere neden isyancılarla savaşmadığını sorarken o kadar da kendine güvenli değildir. Belki de aynı tarafta olması gerekenleri ayıranın sadece maddi zorluklar olduğunun o da farkındadır. Öyle ki, film aslında propaganda yörüngesinden çıkıp özgürlük mücadelesine dair anekdotları seyirciye dikte etmeyi bıraktığında daha anlamlı hale gelir. Özellikle de Walker’ın hükümet yetkililerine Dolores’den neden ve nasıl kurtulmaları gerektiğini anlattığı anlarda:

José Dolores’den kurtulmayı başarırsak bu ondan daha iyi olduğumuz için değil, silahımız ve adamımız ondan daha fazla olduğundan olacaktır. Ayrıca şunu da anlamalıyız ki askerler para için savaşıyor yada ülkeleri buna zorladığı için ama diğer yandaki gerilla bir amaç uğruna savaşıyor. … Gerilla hayatı dışında ne kaybeder? Ama sizin kaybınız çok olur: Karınız, çocuklarınız, eviniz, işiniz, mallarınız, özel zevkleriniz, tutkularınız…

Muğlaklık ve karmaşa Brando sayesinde, Marquez’in sadakati ve asaleti onu zorlamak için güçlü bir karşılık verse de, oradadır. Brando’nun Walker yorumunu ilginç kılan asla klişe bir gaddar karikatürüne razı olmamasıdır. Kölelere hayatlarına ‘ekonomik köleler’ olarak devam edecekleri özgürlük fikrini bahşederken son derece alaycı ve şeytanidir. O, her fiyata kâr elde etme ve açgözlülük ekonomisinin vücut bulmuş halidir. İnsanları zorlasa da ya da aynı The Missouri Breaks’deki [Bozgun – 1976] kurbanlarını vurmadan önce konuşarak uyuşturan katil karakterinin yapacağı gibi ayartsa da, yine de Queimada filmini izlenir yapan bu nüanslardır.

Bu en çok da, filmin sistemli ilerleyişinden, mağrur duruşundan ve filozofça tiratlar atmaktan vazgeçtiğinde, gerçek duyguların yansıması olabilecek her şeyden vazgeçmeye başladığında ortaya çıkar. Walker, Dolores’in yakalanmasını ve onu asacak darağacının yine siyahi işçilerce inşa edilişini kayıtsızca izler. Dolores’in çadırına doğru yol alır ve ona kaçma şansı sunar. Prensip sahibi bir adamın böyle kolaylıkla alaşağı edilmesindeki rolü kendisine bile ağır mı gelmeye başlamıştır? Walker’ın hükümet adamlarıyla yaptığı konuşmaya daha dikkatli eğilirsek aslında Walker’ın Dolores’i serbest bırakmasının da ‘kahramanın hain olup olmadığını’ anlamaya yönelik bir test olduğunu ve aslında  tüm anlaşma tekliflerini reddetmiş olsa da hain olmasının umulduğunu anlarız. Çünkü Walker’ın da dediği gibi: “Kahraman hain olursa hemen unutulur.” İroniktir ki, Dolores’in isyan ettiği hükümete ordunun vatan hainliğinden idam ettiği Teddy Sanchez liderlik ediyordu…

Ancak Walker, öylesine ben merkezcidir ki, Dolores’in kaçmamasını yine kendiyle ilgili sanır; belki de Dolores’in sarmalandığı karmaşa içinde asıl mevzuyu fark edebileceğine ihtimal vermez: “Sen benden öç mü alıyorsun?” Dolores askerlerle darağacına yürümeye başlar ve arkasını dönerek Walker’a seslenir: “İngiliz! Bana ne demiştin? Uygarlık beyazların elinde. Ama hangi uygarlık? Ve ne zamana kadar?” Burada Dolores, kendisini idame ettirmek için yapmak zorunda kaldıklarından tiksinen bir otorite figürüne dönüşür. Ve ölüme gitmenin kendisini kahraman yapacağının ve mirasını yaşatacağının en az Walker kadar farkında olduğunu da belli etmiş olur. Walker’ın daha önce hükümet yetkilerine söylediği gibi; “Kahraman asılırsa şehit olur ve o şehit de efsane olur. Efsane de canlıdan daha tehlikelidir. Çünkü onu öldüremezsiniz öyle değil mi?

O dönem, Brando’nun gayet standart heteroseksüel görünümüyle dökümlü fularlara ve uçuşan saçlara yönelmesi eşcinsel bir alt metin oluşturmaya, Walker’ın Dolores’e karşı ilgisini aksettirmeye yönelik bir çaba olarak görülmüştü. Finalde, film dönüp dolaşıp aynı noktaya geri döndüğünde, limanda tekrar denize açılmaya hazırlanan Walker’ın yüzündeki hafif gülümseme, Dolores’in valizlerini taşımak istemesi gibi ayrıntılar böyle bir duruma dair ipucu veriyor olabilir mi? Yine de bu keyifli çarpık gülümsemeyi bir yaratıcının haklı gururunun dışa vurumu olarak okumak da mümkündür. Walker o son karede, aynı tüm türdeşleri gibi kibirli mizacının tuzaklarına kapılıp karşısındakini küçümseyerek yaptıklarının sonuçlarıyla en acı şekilde yüzleşmeye bırakılır. Ve o an Hans Christian Andersen’in ölümsüz sözlerine hak vermemek mümkün değildir: “Yalnızca yaşamak yetmez… İnsanın günışığına, özgürlüğe ve küçük bir çiçeğe ihtiyacı vardır.”

Zeynep Şenel Gencer
Yayın Koordinatörü / Sinema Editörü


Vizyon Tarihi: Aralık 1969 (İtalya — Spoleto Cinema / Premiere)
Yönetmen: Gillo Pontecorvo
Oyuncular: Marlon Brando, Evaristo Márquez, Renato Salvatori
Tür: Dram, Aksiyon
Ülke: Kolombiya, Fas, İtalya, Fransa
 IMDB Sayfası


Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org’a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.