Sosyal Bilimler

Her Türlü Toplumsal Gruplaşmadan Bağımsız Genel Vazifeler: Cinayet | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Her Türlü Toplumsal Gruplaşmadan Bağımsız Genel Vazifeler: Cinayet

Şimdi ahlak bahsinin yeni bir alanına giriyoruz. Önceki bölümlerde insanların belirli, şu veya bu toplumsal gruba ait oldukları, aynı ailenin, aynı korporasyonun, aynı devletin parçası oldukları için birbirlerine karşı olan vazifelerini inceledik. Ama her türlü özel gruplaşmadan bağımsız vazifeler de vardır. Benim akrabam veya hemşehrim olmasalar da benzerlerimin yaşamına, mülkiyetine, şerefine saygı göstermeliyim. Bu her türlü etik anlayışın en genel çerçevesidir, çünkü her türlü yerel veya etnik koşuldan bağımsızdır. Aynı zamanda en yüksek çerçeve de budur. Gözden geçireceğimiz vazifeler tüm uygar halklarda en önde gelen ve en acil vazifeler olarak kabul edilir. Ahlak dışılığı en eksiksiz olan fiiller, cinayet ve hırsızlıktır ve bu tür fiillerin ahlak dışı niteliği yabancılara karşı işlendiklerinde hiçbir şekilde hafiflemez. Ev ahlakı, meslek ahlakı, yurttaşlık ahlakı hiç kuşkusuz bu kadar can alıcı değildir. Bu vazifelerden birini yerine getirmeyen biri bize, diğer iki tecavüzden birini işleyen birinden daha az kabahatli görünür. Bu fikir öylesine genelleşmiş ve zihinlere öylesine kazınmıştır ki, ortak bilinç açısından suç esas olarak veya hemen hemen sadece öldürmek, yaralamak, çalmaktan ibarettir. Suçlu kişiliğini gözümüzün önünde canlandırırken, hep bir başkasının malına veya canına kasteden birini aklımıza getiririz. İtalyan kriminoloji okulunun tüm çalışmaları, tüm suçların bunlardan ibaret olduğu yönündeki, bir aksiyom gibi kabul gören bu postulata dayanır. Örneğin sabıkalı tipini oluşturmak, cani veya hırsız tipini çeşitli kalıplar içinde şekillendirmekten ibarettir.

Bu bakımdan modern ahlakla eski ahlak arasında taban tabana zıtlık söz konusudur. Özellikle Hristiyanlıktan beri vazifeler hiyerarşisinde tam bir sıra değişikliği, bir altüstlük yaşanmıştır. En aşağı basamaklardaki toplumlarda, hatta site rejiminde bile şimdi söz edeceğimiz vazifeler bırakın ahlakın doruk noktasında yer almayı, etik kavramının ancak eşiğinde duruyorlardı. Bırakın diğer tüm vazifelerin üstüne konmayı, en azından bazılarının ihtiyari bir niteliği vardı. O sırada onlara verilen düşük ahlaki değerin kanıtı, onlar için öngörülen cezaların daha hafif oluşuydu. Hatta çoğunlukla hiçbir cezaları yoktu. Yunanistan’da cinayet bile ancak ailenin isteği üzerine cezalandırılıyor ve aile parasal bir tazminatla da yetinebiliyordu. Roma devrinde Yahuda’da kamusal bir suç olarak kabul edilen cinayet konusunda uzlaşmaya varmak yasaktı, ama yaralamalar veya hırsızlıklar için aynı şey geçerli değildi. Tazminatı takip etmek zarar gören bireylere düşerdi ve eğer isterlerse suçlunun belli bir para karşılığında kendini aklamasına izin verebilirlerdi. Demek ki bu tür fiiller ancak yarı medeni müeyyidelere tabidir; büyük çoğunlukla zarar-ziyan tazminatıyla sonlanırlar; her ne olursa olsun, bir tür cezaya çarptırıldıklarında, yani suçlunun bedeni cezalandırıldığında bile, devletin cezalandırma işlemini kendisinin takip etmesini gerektirecek kadar ağır cezalar söz konusu değildir. Bu konularda inisiyatifi özel şahısların alması gerekmektedir. O devrin toplumu, bugün bizi ayağa kaldıran bu tür suçlar karşısında kendisini doğrudan ilgili ve tehdit altında hissetmez. Hatta kimi zaman söz konusu olan asgari himaye toplum tarafından sadece kendi üyelerine tanınmakta, kurban yabancı ise bu da sağlanmamaktadır. O sırada gerçek suçlar ailevi, dini, siyasi düzene yönelik suçlardır. Toplumun siyasi örgütlenmesini tehdit eden her şey, devletin simgesel temsillerinden başka bir şey olmayan kamusal tanrılara yönelik her türlü saygısızlık, ailevi vazifelerin her türlü ihlali kimi zaman korkunç boyutlar alabilen cezalara çarptırılır.

Ahlakın bir zamanlar en alttaki bölümünü en yüksek noktaya çıkaran evrim, kolektif duyarlılıkta yaşanan ve sık sık işaret etme fırsatını bulduğumuz bir evrimin sonucudur. İlk dönemlerde en güçlü, çelişkiye en hoşgörüsüz kolektif duygular topluluğa, yani ya bütünü içinde siyasal topluluğa, ya da aile topluluğuna yönelik duygulardır. Dinsel duyguların olağanüstü otoritesi ve bunlara uyulmasını sağlayan ağır cezalar buradan kaynaklanmaktadır: Çünkü kutsal şeyler kolektif varlığın simgelerinden başka bir şey değildir. Bu kolektif varlık Tanrı, her türlü dinsel varlık biçiminde kişileşir ve dış görünüşte dinsel dünyanın kurmaca varlıklarına yönelen saygının, tapıncın hedefi aslında odur. Bunun aksine, bireye ilişkin hiçbir şey toplumsal duyarlılığı kolay kolay harekete geçirmez. Bireyin acıları etkileyici olmaz, çünkü bireyin huzuru ve rahatı pek ilgi çekmez. Bunun aksine günümüzde en nefret edilen şey bireysel ıstıraptır. Bir insanın hiç hak etmediği biçimde ıstırap çekmesi fikrini zaten katlanılmaz buluruz, ama ileride göreceğimiz gibi, hak edilmiş ıstırap bile bize ağır gelir, bunaltır ve onu da hafifletmeye uğraşırız. Çünkü hedefi insan, insan kişiliği olan bu duygular çok güçlenirken, bizi doğrudan topluluğa bağlayan duygular ikinci plana gerilemiştir. Artık topluluğun kendinden dolayı ve kendi için değer taşıdığı kanısını paylaşmaz. O, insan tabiatını devrin idealinin gerektirdiği ölçüde hayata geçirmenin ve geliştirmenin bir aracıdır sadece. Bu en yüce amaçtır ve tüm diğerleri ona göre ikincil kalır. Bu nedenle beşeri ahlak diğer tüm ahlakların üzerine yükselmiştir. Bazı kolektif duygulardaki bu gerilemeyi ve bazı öteki duygulardaki bu ilerlemeyi belirleyen nedenlere gelince, onları o kadar çok yineledik ki aynı konuya bir kere daha dönmek gereksiz olur. Toplumların üyelerini birbirlerinden giderek ayrıştırırken, insan olma vasfından gelenlerin dışında başka bir ortak temel özellik bırakmayan sebepler bütününden kaynaklanmışlardır. Bu koşullarda insan olma vasfı da son derece doğal bir biçimde toplumsal duyarlılığının en birinci amacı haline gelmiştir.

Şimdi ele alacağımız etik bölümünün genel niteliğini bu şekilde belirttikten sonra, kapsadığı başlıca kuralları, yani dayattığı başlıca vazifeleri incelemek için ayrıntıya girelim.

Birinci ve en vazgeçilmez olanı, insan hayatına kastetmeyi men eden ve yasayla belirlenmiş haller (savaş durumu, yasal olarak ilan edilmiş idam cezası, meşru müdafaa) dışında yasaklayan vazifedir. Bu nedenle cinayet yasaklanmış ve bu yasak ağırlaşarak süregelmiştir; buraya kadar söylediklerimizden sonra yeniden işlemeye gerek olmayan bir sorundur bu. Bireyin amacı ahlaki iyilik olduğuna, iyilik yapmak başkasına iyilik etmek olduğuna göre, bir insanın varoluşunu, yani tüm diğer iyiliklerin temel koşulunu elinden almaya yol açan böyle bir fiilin tüm suçların en iğrenci olarak görüleceği bellidir. Bu yüzden cinayeti yasaklayan kuralın nasıl doğduğunu açıklamakla zaman yitirmeyeceğiz. Kuralın çağdaş toplumlarımızda nasıl işlediğini, bilinçler üzerinde kurduğu hakimiyetin daha güçlü veya zayıf olmasının, ona daha çok veya daha az uyulmasının hangi nedenlere bağlı olduğunu araştırmak daha faydalı ve fikir verici olabilir. Bu soruya cevap verebilmek için istatistiklere başvurmalıyız. Çünkü toplumsal cinayet oranının hangi koşullara göre değiştiği hakkında bilgiyi istatistikler verir ve cinayeti yasaklayan kuralın sahip olduğu otoritenin derecesini bu oran ölçer. Bu araştırma bu suçun doğasını daha iyi anlamamızı sağlayacak ve böylece ahlakımızın bazı ayırt edici nitelikleri üzerine de biraz ışık tutacaktır.

Gerçeği söylemek gerekirse, buraya kadar söylenenlerden cinayet eğiliminin hangi nedenlere bağlı olduğunun belli olduğu ve ayrıca belirlenmelerine gerek olmadığı sonucuna varılabilir. Cinayetin bugün yasalarımızdaki en ağır cezalara çarptırılmasının nedeni, insan varlığının bir zamanlar bambaşka şeylere yönelen dinsel bir saygının nesnesi haline gelmesidir. Buradan hareketle, bir halkın cinayete daha az veya daha çok eğilimli olmasını söz konusu saygının daha az veya daha çok yaygın olmasına, bireye ilişkin her şeye daha küçük veya büyük bir değer verilmesine bağlanabileceği sonucuna varmak gerekmez mi?  Bu yorumu doğrulayan bir olgu da mevcuttur: Cinayet sayısındaki gelişmenin  istatistiklerden takip edilebilmeye başladığı tarihten bu yana sayının giderek azaldığı gözlenmektedir. Fransa’da 1826-1830 döneminde 279 cinayet saptanmıştı; sayıdaki azalma şu şekilde yansımıştır: 282 (1831-35); 189 (1836-40); 196 (1841-45); 240 (1846-50); 171 (1851-55); 119 (1856-60); 121 (1861-65); 136 (1866-70); 190 (1871-75); 160 (1876-80). Yani 55 yılda yüzde 62’lik bir azalma söz konusudur; aynı dönemde nüfusun beşte birden fazla arttığı düşünülürse, bu azalma daha da kayda değer bir görünüm alır. Tüm uygar halklarda -oranı ülkelere göre değişse de- aynı gerilemeye rastlanmaktadır. Demek ki cinayet uygarlıkla birlikte azalmaktadır. Ülkelerin uygarlığı azaldıkça cinayet oranının artması da bunu doğrulamaktadır. Bu alanda başı İtalya, Macaristan, İspanya çekmektedir. Sonraki sırada Avusturya yer almaktadır. İlk üç ülkenin en az kalkınmış ülkeler arasında olduklarına kuşku yoktur; bunlar Avrupa’nın geri kalmış ülkeleridir. Almanya, İngiltere, Fransa ve Belçika gibi yüksek kültür sahibi uluslarla aralarında bir karşıtlık söz konusudur. Bu gelişmiş ülkelerde cinayet suçu oranı bin kişiye 10 ile 20 iken, Macaristan ve İtalya’da 100’ü geçmekte, yani 5 veya 10 katına çıkmaktadır. Sonuçta her ülkenin içinde aynı dağılımla karşılaşılmaktadır. Cinayet esas olarak kırsal bir suçtur; tüm meslekler arasında en büyük cani kontenjanı çiftçilere aittir. Şahısı çevreleyen saygının, kamuoyunun ona verdiği değerin uygarlıkla birlikte artığına kuşku yoktur. Dolayısıyla cinayet oranının, ahlaki amaçlar hiyerarşisinde bireyin işgal ettiği yerin daha yukarıda veya aşağıda olmasına göre değistiği söylenemez mi?

Bu açıklamanın belli bir temele dayandığı kesindir. Tek kusuru fazla genel olmasıdır. Bireyselcilikteki gelişmenin cinayetlerdeki düşüşle ilintisiz sayılamayacağı açıktır; ama bu düşüşün doğrudan kaynağı o değildir. Eğer böyle bir etki gücü olsaydı, onu bireyin maruz kaldığı diğer suçlar üzerinde de gösterirdi. Hırsızlıklar, dolandırıcılıklar, suistimaller kimi zaman kurbanlarına salt fiziksel maddi hasarlar kadar keskin acılar yaşatabilir. Ticari bir dalavere, ağır bir dolandırıcılık yol açtıkları kötülüklerle çoğunlukla bir cinayetin tek başına yol açabileceğinden çok daha büyük felaketlere neden olurlar. Ama tüm bu kötülükler uygarlıkla birlikte azalacakları yerde, tam tersine çoğalmaktadır. 1829’da sayıları 10.000 olan hırsızlık hadiseleri, 1844’te 21.000’e, 1853’te 30.000’e, 1876-1880’de 4l.522’ye çıkmış, yani yüzde 400 artmıştır. İflasların sayısı ise aynı dönemde 129’dan 971’e yükselmiştir. Maddi suçlarda da benzer bir tırmanış gözlenmektedir: İlk sırayı çocuklara karşı  işlenen yüz kızartıcı suçlar almakta, onu 1829-1833 döneminde 7 ile 8000 iken 1863-1869’da 15-17.000’e çıkan darp ve yaralama hadiseleri izlemektedir. Oysa ki insan şahsiyetine duyulan saygının onu ölümcül saldırılardan olduğu gibi yaralamalardan da koruması gerekirdi. Tam tersine böyle bir tırmanış yaşanabilmesi tek basına bu duygunun epey zayıf bir yasaklayıcı etkisi olduğunu düşündürmektedir. Demek ki cinayet eğiliminin belli bir andan sonra karşılaştığı yasaklayıcı zihniyet tek basına onunla açıklanamaz. Ama ahlaki bireyselciliğin ilerlemesine eşlik eden koşullardan bazılarının cinayete özellikle zıt olmakla birlikte, kişiye yönelik diğer suçlarla aynı çatışkıyı yaşamadıkları anlaşılmaktadır. Bu koşullar hangileridir?

Amacı genelde insan, insan ideali, bireyin hem maddi hem manevi iyiliği olan kolektif duygulardaki gelişmelere koşut olarak, amacı -bundan bireylerin sağlayabileceği yararlardan bağımsız olarak- topluluk, aile veya devlet olan kolektif duygularda da bir gerileme, zayıflama yaşandığını görmüştük. Bu iki akım koşut olmakla kalmaz, aynı zamanda da birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bizi genelde bireye bağlayan duygular büyüyorsa, bunun nedeni ötekilerin zayıflamasıdır; toplulukların artık insan şahsiyetinin çıkarlarından başka bir amaç güdememesidir. Cinayetlerin azalmasının nedeni de, insan kültünün mevzi kazanmasından çok mistik devlet kültünün gerilemesidir. Nitekim mistik devlet kültünün temelinde yer alan  duygular kendiliklerinden cinayete teşvik edicidir. Üstelik tüm kolektif duygular gibi çok şiddetlidirler; dolayısıyla rencide edildiklerinde bu şiddetleriyle orantılı bir enerjiyle tepki gösterme eğilimindedirler. Bu yüzden hakaret ağır olursa, hakarete uğradığını hisseden adamı hasmını yok etmeye sürükleyebilirler. Bu tür duygular doğaları gereği her türlü merhamet, sempati, acıma hissini, yani caninin elini kolunu bağlayacak her türlü hissi susturmaya elverişli olduklarından böyle bir sonuca varılması da kolaylaşır. Çünkü ilk duygular güçlü olduklarında ikinci saydıklarımız zayıf demektir. Devletin şanı, devletin yüceliği en büyük iyilik olarak gözüküyorsa, toplum diğer her şeyin tabi kılındığı kutsal ve tanrısal bir şeyse, bireyin de o kadar üstünde yer alır ki o bireyin uyandırabileceği sempati, telkin edebileceği acıma hissi hakarete uğramış duyguların son derece buyurgan beklentilerini dengeleyemez, durduramaz. Bir babayı savunmak, bir Tanrı’nın intikamını almak söz konusu olduğunda, bir insan yaşamının ne değeri kalabilir ki? Öteki kefede böylesine eşsiz bir değere, ağırlığa sahip nesneler bulunurken, insan yaşamı teraziyi asla kendinden yana eğemez. İşte bu yüzdendir ki siyasal inanç, hanenin şerefi, duygusu, kast duygusu, dinsel iman çok büyük bir çoğunlukla kendiliklerinden cinayet üreten olgulardır. Korsika’daki cinayetlerin çokluğu hala yaşayan vandetta (kan davası) uygulamasından kaynaklanır.  Ama vendettanın kaynağı da aile şerefi kavramının hala çok canlı olması, yani Korsikalıyı kendi klanına bağlayan duyguların dipdiri ayakta durmasıdır. İsmin şanı şerefi henüz her şeyin üstündedir.

Bu çeşitli duygular cinayete yol açabilmekle kalmaz, güçlü oldukları yerde bir tür kronik ahlaki ruh hali yaratırlar ve bu hal, kendiliğinden, genel bir tarzda cinayet eğilimine neden olur. Tüm bu ahlaki, manevi hallerin etkisiyle bireysel varoluşa çok az bir bedel biçme noktasına gelinince, bireysel varoluşun her türlü şey uğruna feda edilebileceği ve feda edilmesi gerektiği fikrine de alışılır.

O zaman cinayet işlenmesi için ufacık bir dürtükleme yeterli olur. Tüm bu eğilimlerde özneyi genel anlamda yıkıcılığa eğilimli, şiddet gösterilerine, kanlı fiillere hazır bir hale getiren, şiddet yüklü, yıkıcı bir şeyler vardır.  Alt toplumların ayırt edici niteliğini oluşturan sert ve katı mizaçlar buradan kaynaklanır. Sık sık bu sertliğin bir hayvanlık kalıntısı, hayvana özgü kanlı içgüdülerin varlığını sürdürmesi olduğu sanılmıştır.

Aslında belirli bir ahlaki kültürün ürünüdür. Hayvan da doğa olarak genel manada şiddet düşkünü değildir; ancak içinde yaşadığı koşullar şiddeti zorunlu kıldığında bu çareye başvurur. İsler insan için niye farklı olsun ki? İnsanın bunca zaman hemcinslerine karşı bu kadar sert bir tavrı korumasının nedeni hiç de hayvanlığa daha yakın olması değildir; sürdürdüğü toplumsal yaşamın doğası onu böyle şekillendirmiştir. İnsani çıkarlara yabancı olan ahlaki amaçlar peşinde koşma alışkanlığı, onu insan ıstıraplarına karşı göreli duyarsız bir hale getirmiştir. Sözünü ettiğimiz tüm bu duygular ancak bireye ıstıraplar dayatarak tatmin edilebilir. Tapınılan tanrılar ancak ölümlülerin katlandıkları yoksunluklar, fedakarlıklar, kurbanlarla can bulurlar; hatta kimi zaman insan kurbanlar şart koşulur. Bu beklentiler, toplumun üyelerine koştuğu şartların mistik bir biçimde yansımasından başka bir şey değildir. Böyle bir eğitimin bilinçlerde acı vermeye yönelik bir yatkınlık yarattığı anlaşılmaktadır. Üstelik tüm bu duygular çok canlı tutkulardır, çünkü hiçbir karşıtlığa hoşgörüleri yoktur ve kendilerini dokunulmaz görürler. Dolayısıyla bu şekilde oluşan karakterler de özü itibarıyla tutkulu olur; itkisel kişiler ortaya çıkar. Tutku da bilindiği gibi şiddete kapı açar. Kendisini engelleyen ve durduran her şeyi kırıp parçalama eğilimindedir.

Yani günümüzde cinayetlerin azalması insan şahsına duyulan saygının cinayet saiklerini, öldürmeye sevk eden tahrikleri frenlemesinden değil, bu saiklerin ve tahriklerin sayısının ve gücünün azalmasından kaynaklanmaktadır. Bu tahrikler, bizi insanlığa ve bireye yabancı amaçlara bağlayan, yani bizi topluluklara veya bu toplulukla simgeleyen şeylere bağlayan kolektif duygulardır. Zaten bir zamanlar ahlaki bilincin temelinde yer alan bu duyguların yok olmaya mahkum olduklarını kastetmiyorum; bunlar yaşayacaklardır ve yaşamaları da gerekir, ama sayıları azalarak ve güçleri de bir zamanlar sahip olduklarından çok daha aşağı bir düzeye inerek… Uygar ülkelerde cinayete dayalı ölüm oranının düşme eğilimi göstermesinin nedeni işte budur.

Zaten bu yorumu doğrulamak kolaydır. Eğer yaptığımız yorum doğruysa, bu tür duyguları güçlendiren her türlü nedenin cinayet oranını yükseltmesi gerekir. Savaş da tabii ki bu nedenlerden biridir. En eğitimli toplumları bile alt toplumları hatırlatan bir ahlaki hal içine sokar. Birey kaybolur; artık hesaba katılmaz; kitle en mükemmel toplumsal etken haline gelir; katı ve otoriter bir disiplin kendini tüm iradelere kabul ettirir. Vatan aşkı, topluluğa bağlılık bireye duyulan tüm sempati duygularının ikinci plana itilmesine neden olur. Peki o zaman ne olur? Çeşitli nedenlerin etkisiyle hırsızlıklar, dolandırıcılıklar, suistimaller hissedilir ölçüde azalırken, cinayet ya artar ya da yerinde sayar. Fransa’da 1870’te hırsızlık vakaları yüzde 33 azalarak, 31.000’den 20.000’e, nitelikli hırsızlık vakaları ise 1059’dan 87l’e inmiştir. Cinayetler pek azalmamıştır; 339’dan 307’ye inerler. Üstelik bu düşüş sadece görünüştedir ve muhtemelen önemli bir yükselmeyi gizlemektedir. Nitekim genel olarak ağır cezalık suçlarda savaş zamanında görülen bu azalma -özellikle de istila söz konusu olduğunda- abartılmaması, ama inkar da edilmemesi gereken bir nedenden kaynaklanır kısmen: Cinayet sayısına kesin etki yapması kaçınılmaz olan bu neden, adliyede yaşanan dağınıklıktır. Ülke toprakları işgal edilip her şey altüst olunca cinayet davalarının takibatı eskisi kadar iyi sürdürülemez. Bu kadarla da kalmaz. En çok cinayet işlenen yaş, 20-30 yaş arasıdır. Hayatın bu evresinde bir milyon kişi yılda 40 cinayet işler. Ama savaş zamanında bu yaştaki gençlerin hepsi silah altındadır. Barış zamanında isledikleri veya işleyecekleri cinayetler istatistik hesaplarına dahil olmamıştır. Cinayet sayısı bu iki nedene karşın yine de pek düşmemişse, aslında bunun ciddi bir yükselişe işaret ettiğinden emin olunabilir. 1871’de, ülkenin ahlaki durumu daha pek değişmediği halde, ordular terhis edilip mahkemeler görevlerini daha düzenli bir şekilde yapmaya başlayabildiklerinde cinayet sayısında hatırı sayılır bir artış görülmesi bunu kanıtlar. 1869’da 339, 1870’te 307 olan cinayet sayısı 447’ye çıkar, yani yüzde 45 artar. İstisnai bir yıl olan 1851’den beri hiç bu kadar yükseğe tırmanmamıştır.

Siyasal krizler de aynı etkiyi yapar. 1876’da Fransa’da Senato ve Millet Meclisi seçimleri yapılır; cinayet sayısı 409’dan 422’ye çıkar; ama 1877’de siyasal çalkantı şiddetlenir, On Altı Mayıs dönemidir ve sayıda inanılmaz bir artış yaşanır. Birden bire 503’e fırlar; 1839’dan beri böyle bir sayıya erişilmemiştir. 1849’dan İkinci İmparatorluğun iyice sağlam temellere oturduğu döneme kadar süren kaynaşma yılları boyunca da aynı hadiseye rastlanır. 1848’de 432, 1849’da 496, 1850’de 485, 1851’de 496 cinayet sayılır, sonra 1852’de düşüş başlar, ama sayılar 1854’e kadar yine de çok yüksek kalır. Louis Philippe’in saltanatının ilk yıllarında siyasal partiler oldukça şiddetli bir rekabete tutuşurlar. Cinayet eğrisi de süreklilik gösterir: 1831’de 462 iken 1832’de 486 olur. Yüzyılın doruk noktasına 1839’da erişilir (569). Protestanlığın Katoliklikten çok daha bireyselci bir din olduğu bilinir. Her inanan kendi imanını daha özgürce, daha kendisine veya kişisel düşüncesine bağlı şekilde yaşar. Dolayısıyla Protestan Kilisesi’nin tüm üyelerinde ortak olarak bulunan kolektif duygular daha az ve daha zayıftır, veya en azından zorunlu olarak bireyi amaçlarlar. Diğer yandan Katolik ülkelerdeki cinayete yatkınlık Protestan ülkelerle kıyaslanamayacak ölçüde güçlüdür. Avrupa’nın Katolik ülkele ortalama olarak her bin kişiye 32 cinayet çıkarırken, Protestan ülkelerde bu oran 4’ü bile zor bulur. Bu açıdan tüm Avrupa’da başı çeken üç ülke sadece Katolik değil, koyu Katoliktir: İtalya, İspanya ve Macaristan.

Demek ki kamusal bilincin tutkulu hali, cinayetin gelişmesi için elverişli bir zemin oluşturur; bu hal bireysel bilinçlere de doğal olarak tesir eder. Düşüncesizce davranmaktan, anlık korkudan, dürtüden oluşan bir suç söz konusudur. Bir anlam da tüm tutkular şiddet olaylarına neden olur, şiddet olayları da insan öldürmeye yönelen güçleri açığa çıkarır. Gerçi bu  güçlerde birey üstü amaçları olan bir yan ağır basar. Dolayısıyla cinayet oranı her şeyden önce ahlak dışılığımızın daha az edilgen, daha düşünülüp taşınılmış, daha hesaplı bir şey haline geldiğini gösterir. Şiddetten çok kurnazlığıyla göze çarpan ahlak dışılığımızın nitelikleri bunlardır. Zaten ahlak dışılığımızın bu nitelikleri aynı zamanda ahlakımızın da nitelikleridir. Ahlakımız da giderek soğuklaşır, düşünülüp taşınılmış, akılcı bir hal alır, duyarlılığın rolü giderek kısıtlanır. Zaten duyguyu, tutkuyu ahlakın dışında bırakan Kant da bunu ifade ediyordu. Ahlaki davranış bugün bizim gözümüzde akla dayalı bir davranıştır. Ahlak ile ahlaksızlığın nitelikleri arasında gözlemlenen bu simetride de şaşırtıcı hiçbir yan yoktur. Bunların aynı türde ve karşılıklı birbirlerini aydınlatan olgular olduğunu biliyoruz. Nasıl ki hastalık sağlığın zıttı değilse, ahlaksızlık da ahlaklılığın zıttı değildir; her ikisi aynı halin farklı biçimlerinden, manevi yaşamın ve fiziksel yaşamın iki farklı biçiminden başka bir şey değildirler.

Demek ki kamusal yaşamın duygusal düzeyini yükselten her şey cinayet oranını da yükseltir. Bayramlar doğal olarak kolektif yaşamı güçlendirip duyguları aşırı uyarırlar. Marro’nun gözlemlediği 40 cinayetten 19’u bayram günlerinde, 14’ü sıradan günlerde işlenmişti.  7’sinin işlendiği gün ise tam belli değildi. Bu örnekteki vaka sayısı çok sınırlıdır. Ama bayram günleri öyle belirgin bir biçimde ağır basmaktadır ki, rastlantısal bir durum söz konusu olamaz. Nitekim yıl içinde sadece altmış kadar bayram günü vardır. Dolayısıyla bu günlerin toplamında haftanın diğer günlerinin toplamına kıyasla 6 kat daha az vaka yer alması gerekir. Rastgele seçilmiş bu cinayetler arasında bayram günlerinin payının ötekileri hissedilir ölçüde geride bırakması için, genelde çok ağır basması gerekir. Cinayetlerin kendi içindeki dağılımı da benzer bir saptamaya olanak tanımaktadır. Cinayetin bu şekilde belirli bir etkinlik haline bağlanması şaşırtıcı gelse de, böylesine yüksek bir etkinlik düzeyi pekala normal olarak kabul edilebilir. Ama bu durum cinayetin normal yaşam koşulları dışında olmamasının sonucudur zaten. Belli bir tutkusal etkinlik düzeyi niye her zaman gerekliyse, aynı nedenlerle cinayet de her zaman işlenir. İşin özü, cinayet oranının toplumun içinde bulunduğu hale özgü olmasıdır. Cinayetsiz bir toplum, tutkusuz bir toplumdan daha temiz değildir.

Émile Durkheim, Sosyoloji Dersleri, Çev. Ali Berktay, İletişim Yayınları, 2016, 165-176.

Sosyal Bilimler Haftalık E-Bülten Aboneliği

* indicates required

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.