Sosyal Bilimler

Dergilerin Düşündürdüğü | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Dergilerin Düşündürdüğü

Dergileri bizler çıkarıyoruz kuşkusuz, onlara ayrı birer kişilik, bu kişiliğe bağlı bir tutum vermeye çalışıyoruz, kendilerimizden parçalar katıyoruz. Ama hepsi bu mu acaba? Bugün ülkemizde çıkan dergilere göz atacak olursak çok daha önemli bir sorunla karşılaşacağız: Bir derginin yazarından ve yayımcısından öğrendiği, onlara öğrettiğinin yanında çok önemsiz kalıyor. Dergilerin bir öğrettiği bu zaten; yazarlarının üstünde ufak bir “kendi yaşama payları” var onların her nedense. Geçmiş sayıların yanılgılarından ya da doğru seçmelerinden, ufak, önemsiz görünen sapmalardan doğan, bunlarla durmadan ileriye doğru beslenen bir yaşama payı. Kusurlar, bu yüzden vazgeçilmez oluyor, zamanla özellik haline bile geliyor, o yaşamanın çevresinde. Dergi öylesine canlı, diri bir varlık. Diyebilirim ki dergiler, olumlu yanlarla, getirdikleri yeniliklerle olduğu kadar kusurlarıyla da yerlerini buluyorlar toplum hayatımızda. Baştan tasarlananın, umulanın dışına, bazan uzağına taşarak… Çünkü yönetildikleri kadar yönetmeye başlıyorlar bir süre sonra, kendilerine yapılan katkı oranında katkıda bulunuyorlar yazarlarına, okurlarına: Yazarlar, artık yalnız kendi yazdıklarına değil, dergideki bütün öbür yazıların bileşimine de bağlı kalmak zorunluluğunu duyuyorlar; derginin sentezine göre yazıyorlar. Çoğu kere farkında bile olmadan. Okura gelince… Okur, baştan kendi seçmesi sonucu aldığı bir dergiye koşullanıyor gitgide, beğenisini, eleştiri açısını ona göre ayarlıyor ister istemez. Bütün bu öğeler birleşince dergi herkesin bir şeyler kattığı “ayrı” bir kişilik haline geliyor; işte demek istediğim yaşama payı bu.

Derginin ikinci önemli özelliği kendiliğinden ortaya çıktı böylelikle: Zamana bağlı bir uğraş oluşu. Çünkü dergi, günügünlüğüne izleyen değil; niteliği gereği olamaz da… Günübirlik olayları kendine göre bir elemeden geçirmeden, kendi tutumuna göre eleştirmeden, sonunda bir özümlemeye varmadan ortaya koyamaz. Bundan ötürüdür ki günübirlik sayılanı daha geniş bir süreye yaymak, temel gerçeklerle genelleştirmek, ortamına ve çağa saptamak zorundadır. Yalnız şunu belirteyim ki yukarda saydıklarım, sayıca bir-ikiyi aşmayan gerçek dergiler için düşünülebilir, yoksa neler çıkmıyor Türkiye’de! Gelenekçi şiiri sürdüreyim derken gelenekçi şiirin kendi çağında başardığının gerisine düşen, zoraki abonelerle yaşayan ayıp dergiler… Çolukçocuk, akraba-komşu Pazar gezintisine çıkan dergiler… Ayın yazılarından ya da olaylarından bol alıntı, hatta makaslama yaparak akşam gazeteleşen dergiler. Bunların hepsi ayrı ayrı incelemeye değer, ama, ben yalnız gerçek dergiler üstünde konuşmak istiyorum; amacım, onların özelliklerini saptamak.

Bir kere uzun yazılar, incelemeler yer almıyor dergilerde: Uzun derken, sayfa sayısı bakımından uzunluğu değil, başka bir çeşit uzunluğu demek istiyorum. Yoksa sayfalarca uzun yazılar zaten ince olan dergileri öldürüyor, okumayı güçleştiriyor. Şimdilik kitap olarak hazırlanıyor uzun incelemeler, yazı olarak değil. Doğru da. İlerde dergilerde bir uzmanlaşma başgösterir, bir işbölümüne gidilerek boyutlar genişlerse uzun yazılara da rastlayabileceğiz. Uzun derken, şu: Yazarın zamanını alan, yani birtakım kaynaklara başvurmayı, konuyla ilgili bir sürü kitap okumayı gerektiren çalışmalar. Sonuçtaki yazı ister kısa olsun ister uzun … Bu tür yazıların azlığını, yurdumuzda henüz bir “edebiyat mesleği”nin yerleşmemişliğine bağlayabiliriz rahatlıkla. Edebiyatla siyasal inceleme (yine de) geçimi sağlayan uğraştan kalan saatlerle sınırlı. Telif ücretlerinin azlığı ya da yokluğu ise ne beklenen zahmeti karşılıyor ne de isteği kamçılıyor. Tek sakıncası var bu durumun: Gelenek öylesine yerleşti ki ilerde onurlu bir telif hakları piyasası, bir yazarlık mesleği oluşsa bile yazılar bir süre kısa ve telaşlı değinmeler halinde kalacak (Benim bu yazım gibi). Ne var ki, bu kısa ve telaşlı değinmelerle, durmadan eleştirme, eskinin yeninin hesabını verme, bir şeylere yetişme, yitirilen zamanı kapatma kıvancı, geleceğin özlü incelemelerine yoğun bir hazırlık, önemli bir kilometre taşı olacak gibi görünüyor.

İki, kadro yokluğu, kamp fazlalığı: “Kamp” ilk bakışta kadroyu anımsatan bir kavram; zaten çoğu dergi aradaki büyük ayrımın bilincine varamadığı için yitip gidiyor, gidecek de. Kamp, bir şeye karşı olanlar diye belirlenebilir. Ama neye karşı olunduğuyla birlikte, ne için karşı olunduğu, ne kadar karşı olunduğu ortaya kesinlikle çıkınca kamp, kadro’ya dönüşür sanıyorum. Yakın zamana kadar, bir şeye karşı olmak “gericiliğe” karşı olmaktı. Aynı kamptakileri birleştiren tek öğe de “ilericilik”. Neydi bu ilericilik anlayışı? Biraz anti-emperyalizm, biraz hümanizma (yoksulları seviniz, çalışalım, ulusça güzel günler yakındır), biraz da ulusal bileşimcilik (tekniği Batı’ dan, harsı bizden, hüznü Fransızlardan, sabrı Japonlardan gibi biraz karışık şeyler). İlericilik, düşünsel kaynaklarla beslenmediği için ister istemez kaypak kalıyordu ve eski dergilerde bir karışıklıktır gitti. Rejide çalışan kızlardan, cinsel düşler içinde kıvranan bekarlardan, dedikodudan korkan dullardan söz eden hikayelerin, şiirlerin ilerici sayılması bir zaman işten bile değildi. Tarihsel gelişme içinde başka türlü olamazdı belki de … Kişiyi ürküten tek şey, bu geleneğin hala süregelmesi. Oysa masanın ya da cep defterinin maddesini öven yapıtlar artık nasıl “maddeciliğin” ilkel sınırları içinde bile geriye düşüyorsa (çünkü sanat bir gelişmenin en son aşamasını izlemek zorundadır!) hümanizm anlayışı da iyiden iyiye değişti o günlerle karşılaştırınca. (Yazık ki kavramlar, biz yetişene kadar beklemeden gelişiyorlar boyuna.) Bizde… hala aynı kadro (!) her dergiye yazıyor. Hangi dergiyi açsanız aynı adlar, artık yapay bir ilericilik bağıyla bir araya gelemeyen adlar… (Yaşasın kitap yayınları o zaman, sinemalar, gazeteler, bütün ülkeleri yol yakınken bir kültür birliğine, terim birliğine götürmeye çalışan her şey!..)

A) Yapay Kamplar: Kavram kargaşasından kurtulmak, terimlere kesinlik kazandırmak gerekirken ilk elde neler yapıldı dergilerde kusurları gidermek için? Bir sürü yapay kamp çıktı ortaya; böylelikle bir kadronun yetişmesi istendi ve işe, yaşa dayanan kuşak kavgasından başlandı (sürüp gidiyor). Biz ve onlar… İşte Değişim, işte Soyut, işte Alan… Yaş ayrımı önemli gerçekten ama bir kadro kurmak için yetiyor mu? Değişim’i ele alalım: İmzaların çoğu birbirini tutmaz, ortaya sürülen ürünler “onlar” denilenlerinkinden pek de farklı değildir. Bir fark vardır tabii, ama zaman da geçmiştir bu arada; eski bir yeniliktir bu fark, eski bir yeniliğin ustalaşmışı, incelmişi. Zamanla bir tutum, ortaklaşalık kazanılamazdı Değişim‘de, çünkü derginin yazarları bir yazarlık geçmişi olan kimselerdi, hepten başlangıçta değillerdi ki. Geriye üç-beş sayfa iyi şiir, iyi çeviri, iyi yazı kaldı.

Soyut‘la Alan biraz başka dergiler. İyi kötü belirgin bir siyasal tutumları var; sanatı siyasadan soyutlamamaya çalışan çağdaş bir tavır öneriyorlar. Üstelik yıllanmış adlarla değil genç adlarla çıkıyorlar çoğunluk. Gelgelelim önerdikleriyle uyguladıkları arasında büyük boşluklar var. En önemli soru: Kendi dergileri olmasaydı başka yere yazamazlar mıydı? Yazabilirlerdi, eskilerin dergilerine de yazabilirlerdi; hiç yadırganmazdı yaptıkları. Çünkü… eski kuşak ergen çağını yeni yeni yaşıyor -bitmek şöyle dursun- ve yeni yazarların çoğu siyasal tutum ve sanat anlayışı açısından onların yanı başında, etkisinde. Zaten “kuşak” 5-6 yılda bir değişmez benim bildiğim. Hele sürüp giden sanat anlayışına yazılarla değil sanat ürünleriyle karşı çıkılmazsa, atlayabilir bile, ama gerçekten güzel şiirler, hikayeler yazılıyorsa bütün öfkeler yararlıdır, gelecek kuşakları hazırlama bakımından hiç değilse.

Yapay kampların arasında bir de kulüp var: Eski a dergisi, yeni Yordam kulübü. Bu genç yazarlar birbirlerini tanıyorlar çoğunluk, birbirlerinin nerede, ne yaptığını, neler hazırladığını yazıyorlar. Hiçbir yazarın büyük halk kitlelerince okunacağını sandığı kanısında değilim, ama iş bu kadar daralacaksa birbirine mektup yazarlar; daha kolay olur. Yordanı’ın getirdiği bir yenilik yok mu? Edebiyattaki bilimsel, teknik gelişmeleri yakından izliyor, estetik üstüne, çağdaş eleştiri üstüne ilginç çalışmalar yapıyor. Sanatın teknik sorunları konusunda, bir köşe tutmuş, kendi halince çalışıyor. Bu yerilmeyecek bir tutum olurdu bir sakıncayı da birlikte getirmese; hem de önemli bir sakıncayı. Dergi, yazarlarını öylesine etkisi altına almış ki özellikle hikayeler metin incelemesine iyiden iyiye koşullanmış. Sanki metin incelemesi yapılabilecek şekilde yazılıyorlar. Metin incelemesi, bir araç olmaktan çıkıyor, bir hikaye yazış yöntemi oluyor: Çağdaş Avrupa kültüründen çıkma birtakım gereksiz bilgilerle donanan gösterişli hikayeler ara sıra hikayenin özüne aykırı düşen yerellik çabaları, bir kasvet… Bir de Hüseyin Cöntürk’le Memet Fuat’ın el ele açtıkları bir kampanyanın beceriksiz sonuçları: Lise öğrencileriyle fikir hayatını yönetme. Birtakım adları, yetiştirmeden öne sürme.

Yeni Dergi, gerçi bir başka kadro ile çıktı ortaya. Hoşgörülüydü, ılımlıydı, orta yaş dergisiydi. Bir beğeni düzeyinin üstünde kalmaya çalışarak bazı yazarları kendine bağladı. Ama her sayısı, kuşaklararası bir antoloji haline gelen bir derginin, kadrosu olabilir miydi? Yeni Dergi‘deki imzalara bakarken o ayın dergisine değil, o yılın yıllığına bakar gibi olursunuz. Türk edebiyatını bütünüyle seçkin örnekleriyle temsil etme kaygısından doğan bir yanılgı. Her dergi ertesi ay okunabilir ama bütün yazılarıyla, şiirleriyle ertelenemez ertesi aylara. Papirüs de bu yanlışı yapıyor sık sık. Kendi tutumunu silikleştiren adları, yazıları geri çeviremiyor bir türlü. Demek dergilerin kaderi bu Türkiye’de. Ama mutlaka değişecek, değişmeli. Bir dergiye can katan kadrolar mutlaka bulunmalı ve kamplarla değil kadrolarla çalışılmalı artık.

B) Yapay Akımlar: Akım’dan ne anlıyoruz önce? Herhalde sanat anlayışı, düşünce yapısı enine boyuna tasarlanan, sınıfları belirlenen, en önemlisi siyasal tutumu önceden kararlaştırılan bir kaçınılmaz çıkış. Garip, Türkiye ölçüsünde bir akımdı, ama İkinci Yeni akım mı? Yani Ece Ayhan’ı, İlhan Berk’i, Cemal Süreya’yı, Turgut Uyar’ı, Ahmet Oktay’ı, Ülkü Tamer’i aynı akımın önde gelen adları olarak sayabilir miyiz? Nasıl sayabiliriz? Bir tek ortaklaşa özellikleri var: Garip şiirinin tıkandığını görmeleri, Türkçe’nin yeni olanaklarını araştırmak, şiire yeni bir öz kazandırmak, onu yeni imgelerle zenginleştirmek istemeleri. Ama bunu aynı doğrultuda gerçekleştirdiklerini söyleyebilir miyiz? Birbirlerine benzeyen şiirleri yok mu? Çok. Çok acemi şiirleri de var: Bazan kıyasıya eleştirilebilecek,  bazan sevilecek bir ortaklaşalık taşıyan şiirleri. Yalnız bu, bir akımın bilinçli tutumundan değil, aynı dönemde yazmaktan doğan bir özellik. Nitekim İkinci Yeni sayılmayanların, ona karşı olanların şiirlerinde bile rastlanıyor böylesi özelliklere. (Asım Bezirci Ant dergisinde çıkan bir soruşturmaya verdiği karşılıkta, soruşturmaya cevap veren şairleri saydığını, ötekilere kızdığını söylüyordu.) O zaman kimdi İkinci Yeniciler? Kapalı şiir yazanlar mı, anlamsızı savunanlar mı, güç bir şiiri deneyenler mi, anlaşılmayanlar mı? Bunların hepsi birden İkinci Yeni’yse, “Anlamsız” denemelerine girişen eski Garipçi Oktay Rifat’ı, son zamanlarda iyice incelen Melih Cevdet’i, akıllı uslu Behçet Necatigil’i de İkinci Yenilerden saymamız gerek. Hatta Metin Eloğlu’yla Can Yücel’i de bu adlara katabiliriz. İyice görülüyor ki bir dönemde yazan, bu yüzden de zaman zaman birbirine benzeyen, birbirini etkileyen adlar topluca bir akıma sokulup rahatlanmış. Kargaşa da büyük olmuş tabii. Varlık dergisi sözgelimi, İkinci Yeni’ye (!) karşı olurken (okurunu düşündüğü gerekçesiyle) sayfalarını İkinci Yeni denilen şairlerin en silik kopyalarıyla, bu silik kopyaların en soyut, anlaşılmaz, berbat şiirleriyle doldurmuş. Bir dönemi eleştirmek gerektiğinde bu adları teker teker ele alacağız, hep birlikte değil. Birlikte alınca da açık seçik bir akımın öncüleri olarak değil, bir şiir girişimindeki ortak noktaları bularak, benzeşmelere takılarak.

Siyasal sorunları temel alan dergilerde karışıklık yok mu peki? Orada da günün sorunlarını tek cephe halinde çözümlemekten ötürü türlü çelişmeler göze çarpıyor. Yoksa cepheler çok… Ama kaçınılmaz bir şey bu, bir ölçüde gerekli de. Gerçekten canlı, çarpıcı yazılara, vazgeçilmez yorumlara rastlanıyor sık sık. Yalnız bir önemli özellikleri var ki, üstünde mutlaka durmaya değer. Hadi diyelim ki bazı sanat dergileri, kendi yaptıkları işi (geleneksel bir bencillikle) dokunulmaz sandıkları için halkı biraz dışarda tutuyorlar. Ya siyasal dergiler? Onlara da gelecek yazımda değineceğim.

Tomris Uyar
Papirüs, Sayı 23, Nisan 1968

Künye: Tomris Uyar, Kitapla Direniş: Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar, Haz. Handan İnci, Yapı Kredi Yayınları, 2005, s. 71-77.

Enaid / Guinevere’s Tears / Avalon – A Celtic Legend [2002]

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.