Sosyal Bilimler

Bir Tür Hafiyelik Olarak Bilim | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Bir Tür Hafiyelik Olarak Bilim

Doğa konuşmaz, mineraller konuşmaz; toplum da konuşmaz. Şeyler dünyası var olmak için beni beklemedi kuşkusuz. Ama benle beraber başkalar; isimleri var; yani başka şekillerde varlar. Onlara aitim, onların da bana ait olduğu gibi. Tek ve en hakiki deneyimim onlarla beraber “olmak”. Pascal’ın dediği gibi, beni kapsayan dünyayı kapsıyorum. Bu dünya beni kapsıyor çünkü onunlayım, “ondayım”, ona tabiyim. Onu kapsıyorum çünkü onu “kuruyorum”, benimle beraber başka bir dünya oluyor o dünya. Dile geliyor işte, bir perspektife giriyor…  Dünya bensiz “dilsiz”… Benle beraber dilleniyor o dünya, eciş-büçüş yollar simetri kazanıyor; dünya, kartografisine erişiyor. Ama her istediğim kartografiyi de “yutturamam” ona. “Ayı, devasa bir peynir olarak” görebilirim, ona “yenilecek” bir şey muamelesi de yapabilirim. Ama böyle bir durumda, ay bunu bilmiyor olabilir ve beni nahoş sürprizlerle baş başa bırakabilir.

Merleau Ponty’nin fenomenolojisinde bunun adı dirençle karşılaşmak. 1 “Büyük bir dağ” dediğimde işaret ettiğim şey, aslında, onu “aşmak” yönelimim veya dağın “aşılabilme” niteliğinden başka bir şey değil. Bu nitelik, maddenin kendisinde değil, o dağla kurduğum ilişki içerisinde var sadece. Dağ, onu aşma niyeti taşıdığım için büyük; kocaman bir vücuduyla mitolojik bir dev için bu böyle olmayabilir. Eğer dağ, bir beşerin vücudu ölçeğinde onu aşma yönelimim sebebiyle büyükse, bu durumda dağın bana direncini ve karşıma çıkaracağı güçlükleri de hesaba katmalıyım: örneğin, dağla ilişkimde uygun olmayan halat ve çivileri kullanırsam düşebilir ve hatta ölebilirim. “Doğa yasaları” dediğimiz şey, aslında, bir yönelim dâhilinde şeylerle kurulan ilişkinin imlediği sınırlardan başka bir şey değil: “Merhaba dağ, seni aşmak istiyorum”; dağ cevap verir: “olabilir, ama şunu yaparsan üzerim seni, elimde değil; ama böyle yaparsan, bir noktaya kadar güzelce geçinebiliriz”. Burada esas olan, o ilişkinin kendisi, yoksa ne kurucu özne ne de şeyin kendinde özellikleri.

Natüralist, davranışçı ve hatta evrimci bir diğer felsefi damarın da dediği başka bir şey değil: Deneyim. Görülmekte ki, “şeylere gidenler” sadece fenomenologlar değil; pragmatistler de bunu yapmışlar, ama kendi terimleriyle.2 Örneğin, G. Herbert Mead için, bir şeyin “yiyecek” olarak nitelenmesi “içsel” bir özellik değil; tersine, gerek hayvanlar gerekse de insanlar için, organizmanın evriminin bir aşamasında canlı formunun çevresiyle kurduğu bir ilişkinin sonucu. Ot, sığırların gelişiyle yiyeceğe dönüşür; ama sadece sığır için değil, sürü sahibi ve hatta otun kendisi için de. Evrimin ve tarihselliğin bir epizodunda, bu üçlü (ot-sığır-sürü sahibi) bir araya gelir; kendilerini ve birbirlerini eş zamanlı olarak dönüştürürler.3

Esasında, insanın ve doğanın gizemi peşindeki bir araştırmacı da (ismi veya sıfatı, feylesof veya kimyacı olması fark etmez) farklı şekilde çalışmaz. Sorular sorar, doğaya ve topluma. Her soru, işe koşulmuş bir perspektiftir aslında. Nesneleştirme bu anlamda bir perspektif dâhilinde “dillendirmedir”. Hiçbir şekilde mutlak olamaz; kısmidir, görecelidir ve çokludur. Âlim, bunun farkında olsun veya olmasın, önce kendisiyle şeyi, sonra da şeyleri birbiriyle ilişkilendirir. Bunu kelimelerle, kavramlarla yapar; dolayısıyla sadece bir “modellemedir”, bir “temsildir” yaptığı, gerçeğin doğrudan aktarımı değil.4 Nesne, bu modelleme içerisindeki “şey”dir; ne tüm özellikleriyle-özüyle pozitivist dinginlikte, dışarıda-orada, pür hakikatte keşfedilmeyi bekleyen bir “olgudur” ne de kurucu öznenin kaprisinden başka sınır tanımayan bir “fikir”. Bu bağlamda en güzel tanımı belki de Bachelard vermiştir: “Bilim, aklın doğayla bitmek bilmeyen polemiğidir”.

Daha basit ifadeyle, bir şeye “evire çevire” bakmaktır aslında yaptığımız; ne eksik ne fazla. Ancak burada, kuran (bakan) ve kurulan (bakılan), birbirine kayıtsız iki komşu değil, sürekli didişen ve bu esnada ikisi de dönüşen bir çifttir daha ziyade.5 Bu didişmenin en güzel örneği hiç beklenmedik bir yerde, örneğim Sherlock Holmes hikâyelerinde bulunabilir. Sherlock Holmes’u, onu kıskanan beceriksiz diğer Scotland Yard dediklerinden ayıran nedir? Onların görmediğini görmesi öyle değil mi? Peki bu nasıl mümkün oluyor? Cevap aslında basit: perspektifi değiştirerek. Sherlock Holmes, sıradan dedektiflerin sorduğu soruları sormaz. Sorduğu sorular değişince, alacağı cevaplar da değişir. “Teorinin gösterdiği kadarını görürsünüz” der Einstein. Bu bağlamda, Sherlock Holmes’un yaptığı bu temel ilkeyi kendince takip etmekten başka bir şey değildir aslında. Başka bir perspektif üzerinden gizemin peşine düşer Holmes; “nesneyi” başka şekilde kurar ve ona kimsenin sormadığı soruları sorar; şeyler bir anda isim ve nitelik değiştirir. Adı, sıradan bir köstekli saat olan bir nesne, bir anda bir “delil” oluverir. Ve bayanlar, baylar, işte huzurunuzda “inşa hazretleri!” Lakin endişeye mahal yok sayın okur; “inşa” kelimesini telaffuz etmek, sizi ne “post” etiketli herhangi bir girdabın içine sürükler ne de özne felsefesinin aşkın dalgalarına atar. En az yüzyıllık bir kelime bu; ve çok farklı ekoller tarafında çokça kullanılmış! Rahat olalım lütfen! Üstelik her inşa için birtakım alet edevat lazım değil mi? Beton dökme de bir ustalık gerektiriyor neticede; zemin önemli, kullanılan malzemenin kalitesi önemli, kalıp yüzeyleri önemli, üstelik şimdi bir de deprem yönetmelikleri var. Diyeceğim o ki, uygun şekilde inşa edilmezse, o beton duvarı sel alır götürür; doğanın da vereceği bir cevap var sonuçta.

Kısacası, en basit bir ifadesiyle, o köstekli saatin bir anda delile dönüşmesi, bizim için “saat” vasfının neredeyse yok olmasıdır inşa, ne eksiğiyle ne fazlasıyla. Bu açıdan bakıldığında, elindeki not defteriyle tüm gün serasındaki bitkilerin gelişimini takip eden bir botanikçi de meşhur dedektifimizin yaptığından çok farklı bir şey yapmaz aslında. Onun da çözecek bir gizemi, nesneleri, bu nesnelere verdiği isimler vardır. Verili olan hiçbir şey yoktur o serada, bitkileriyle didişerek “kurar” botanikçi; onlarla diyalog halinde var eder; her tasnif inşa eder.6 Sherlock Holmes’ta, kimsenin farkında dahi olmadığı o köstekli saat, cinayeti aydınlatan en önemli “kanıt”a dönüşür bir anda; tıpkı herkese sıradan gelen bir yaprağın botanikçinin elinde bitki ekolojisinin gizemini çözecek bir “veri” ye dönüşmesi gibi. Ancak, ampirik olanla bu didişmede, girişken ve ezber bozucu olunması gerektiği kadar, yer yer nazik ve ihtiyatlı da olunmalıdır. Veriye, onun dediğinin ötesinde şeyler söyletmek usul hatasına girer; işkence altında alınan ifade geçersizdir.

Delilden cinayete gitmez Holmes; bu sadece sıradan polis okullarının sıradan ders kitaplarında yazar. Botanikçi de o yaprakla tesadüfen karşılaşmaz aslında; tümevarım-tümdengelim ayrımımın da pür bir tedrisat ürünü olması gibi. Zihin açıcı her soruşturma-araştırma çevrimseldir, sıkılıkla da kaotiktir, bizdeki tez öneri formlarındaki sırayı hiçbir zaman takip etmez; zaten etse hiçbir şeye benzemez. O delile veya yaprağa götüren dinamiğin kendisidir merkezi olan. Hakkıyla yürütülmüş bir polisiye soruşturma veya araştırma, bu gelgitlerden, teorik ve ampirik olanın bu kaotik birlikteliğinden azade olamaz. Günlerce kafayı meşgul eden cevapsız sorular, bitmek bilmeyen bir iç sıkıntısı, uykusuzluk, sürekli elinizden kaçan “netlik”, bir türlü gelmeyen “hah şimdi oldu hissi”, bunlardır sizi bekleyen şeyler gerçek bir bilim evreninde; mutlaklık ve sabitlenmiş net araştırma protokolleri ise sadece yöntem kitaplarında ya da bizdeki tedrisi memurların yazdığı tedirgin tezlerde bulunur.7

Kısacası yorucu ama bir o kadar da gizemli bir iştir bilim, neredeyse tutkulu bir hafiyeliktir. Türkiye sosyal bilimlerinin bu hususta kat etmesi gereken yol ne yazık ki oldukça uzun gözükmekte. Bu noktadaki güçlükler, elinizdeki yazının çapını fersah fersah aşacak kadar kompleks. Bunlar, Türkiye bilim alanının tarihsel açıdan oluşum şekliyle olduğu kadar, alan dışı dinamiklerle de doğrudan ilişkili. Ancak her halükarda, epistemolojik ayakları oldukça hasarlı, belki de hiçbir zaman mevcut olmamış bir doğa bilimleri anlayışını kopyalamaya çalışan kötü ve vasat bir sosyal bilim pratiğiyle, malumatçılığın da verdiği sembolik sermayeyle onu teoriye “gömerek” soylulaştırmayı uman bir anlayış arasında sıkışması geremeyen başka bir sosyal bilim pratiğinin olduğunu hatırlamak da önemli. Sosyal bilimlerin, tarihsel olarak felsefenin tekelindeki sahada kaçak avlandığı ne kadar aşikâr olsa da, bu sürtüşmelerin mutlak surette bir dışlamaya yol açmayacağı da bir o kadar açık olmalıdır. Mesele sanırım, bir kez daha olduğu gibi, melezlenmelere, ezberi bozabilecek yaratıcılıklara açık olmakta yatıyor. Bunun için de elimizde olan tek şey, çok farklı disiplinlerden maharetli ustaların birbi­rinden çok farklı ve zengin araştırma pratikleri, tefekkür yolları, eserleri; doğrudan, aracıları devreden çıkararak ve bıkıp usanma­dan dönüp müracaat etmemiz gereken de kuşkusuz bunlar.

Levent Ünsaldı
unsaldi@heretik.com.tr

Bu metin Paz Edebiyat adlı derginin 4. sayısında yayımlanmak üzere yazılmış olup, derginin matbu hâlde çıkarılmaması üzerine sosyalbilimler.org’da yayımlanmıştır.

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org‘a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; Sosyal Bilimler Platformu, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Dipnotlar   [ + ]

1. Maurice Merleau-Ponty, Phénoménologie de la Perception, Paris, Gallimard, 1945, özellikle “La Liberté” başlıklı bölüm, ss.496-520
2. Özellikle William James’in şu kurucu eserlerine bakılabilir: Psychology, The Briefer Course, Henry Holt and Company, 1892. [Heretik’te Sonbahar 2017 için yayına hazırlanıyor.]
3. George Herbert Mead, Mind, Self, and Society, Chicago, University of Chicago Press, 1934. [Heretik’te Eylül 2017 için yayına hazırlanıyor.]
4. Ayrıca bunu başkaları da yapar; sanatçı da, yazar da, sinemacı da, ama kendi dili, yordamı ve araçlarıyla.
5. Sosyal bilimler ve felsefedeki tüm epistemolojik ve ontolojik münakaşalar aslında ziyadesiyle bu çiftin tartışmalarıdır; bitmek bilmeyen, yer yer skolastik ve ekseriyetle de kendini yeniden üreten tartışmalar. Bu tartışmalara vakıf olmakta elbette fayda var. Ama iyi görebilmek için sürekli gözlüğünü silen ve sonuçta zamanının büyük kısmını gözlüğü takmaktan ziyade onu silmekle geçiren obsesif tedirginin de durumuna düşmemelidir. Ayrıca, bu tartışmaların kendisi farklı ekoller arasındaki ortak hatları da gölgelememelidir. Türkiye’de zehirleyici bir gelenek olarak “tasnifçi malumatçılığın” menfi sonuçlarından biri de bu olmuştur. Yerel piyasada mümessilliği yapılan yazar veya ekolün orijinal metinlerinin Türkçede mevcut olmadığı bir bağlamda (zira kutsal metinler yayılmamalıdır), mevcut karşıtlık veya zıtlıklar “yerel tekkenin” kurucu esasına dönüştürülmüştür. Dolayısıyla, örneğin yukarıda bahsi geçtiği şekliyle, bir Mead ve Ponty arasında kurulabilecek bir dizi bağlantı bilinçli biçimde es geçilmiştir.
6. Bir bilim insanı laboratuvarda nasıl çalışır ve olgular nasıl “inşa” edilir sorusu için bkz., bilim sosyolojisinin temel kurucu metinlerinden: Bruno Latour ve Steve Woolgar, Laboratory Life: The Construction of Scientific Facts, Sage Publications, Beverly Hills, 1979.
7. Sosyal bilimler alanında, Türkiye’deki araştırma pratiklerinin bir diğer özelliği/sorunu da buradadır kuşkusuz; sadece başlığın bile “hükmü” işa­ret ettiği çalışmalar, fazlasıyla net hikâyeler, pürüzsüz bir argümanlar dizisi içerisine pürüzsüz biçimde oturan “örnekler”, iyiler-kötüler, kazananlar-kaybedenler… Bu hikâyelerde, sapan yoktur, gri bir alan yoktur. Yaşam, muhteşem bir barok makinenin tekdüzeliğinde ve kuruluğunda akıp git­mektedir sadece.

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.