Sosyal Bilimler

Bir Şehri Yok Etmek: "Eserler Ortada" | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Bir Şehri Yok Etmek: “Eserler Ortada”

Dönemimiz, inanıyorum ki hayırla yad edilecek.
Eserler ortada, İstanbullular yaşıyor ve kullanıyor.
— Kadir Topbaş, 2017

Bilir misin ki, biz şehrin sahibi değiliz. Sadece içinde oturuyoruz.
Devletin ve belediyenin bir misafiri gibi. Ve başından beri bu böyle.

— Ahmet Hamdi Tanpınar, 1962 

Kadir Topbaş, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olarak görevine 2004 yılında başladı. 13 yıl süren başkanlığı boyunca “misyonunu” aslında göreve gelir gelmez yaptıklarıyla belli etmişti: Kamusal alanları yapılaşmaya açmak, afet toplanma bölgelerini AVM, plaza ve rezidans gibi yüksek yapılarla donatmak.

Tüm bunlar İstanbul halkının pek de alışık olmadığı bir hızda gerçekleşti. “Emlak piyasası” diye bir kavramla tanıştı halk. Hatta zamanla, özellikle  emekliler ve atanamayanlar için yeni bir kariyer fırsatı ortaya çıktı: Emlakçılık.

Bir kenarda işini yaptığı zannedilen müteahhitler ansızın “ünlü” oldu, adı sanı bilinmeyen inşaat şirketleri büyük büyük yerlerde görülmeye ve hatta birçok spor kulübüne, televizyon kanalına sponsor olmaya başladı. Bu kanallarda gözle görülür oranda “yeni bir yaşam” sloganlı reklamlar ortaya çıktı. Kısık sesle başlayan itirazlar ve son derece gerçekçi tekliflerin karşılığında ise o “malum ses” kendini gösterdi: İstanbul’un yeni konutlara ihtiyacı var, yeni projelere ihtiyacı var. Bu ihtiyaçların karşısında durmak şehre ihanettir!

Peki “insan adam yerine konmamayı affedemez” diyerek istifa eden Kadir Topbaş ve ekibi, İstanbul’u adam yerine koydu mu? Bu soru önümüzde bir gökdelen gibi duruyor. Can Yayınları tarafından Mart 2014’te yayınlanan Bir Şehri Yok Etmek bu soruyu derinlemesine incelemiş bir kitap1. Emine Uşaklıgil; sur içinden sur dışına, parklardan bahçelere, ormanlardan barajlara kadar İstanbul’un nasıl da “öylesine bir arazi” hâline getirildiğini adım adım işliyor. Her fırsatta “ecdat yadigârı” olarak nitelendiren İstanbul’un koca bir şantiyeye dönüşümü irdeleniyor. Bu kitabın en sarsıcı tarafı, ağlanacak hâle gülünen nice projeyi halkın neredeyse hiç gör(e)memesi. Bu hâl de elbette Türkiye’de inşaat işlerinin ‘büyülü bir atmosferde’ ve ‘yüksek süratle’ gerçekleşiyor olmasından kaynaklanıyor. Kitabın diğer bir sarsıcı yönü; karşı çıkma’nın ve mücadele hâli’nin, karamsarlığa kapılıp teslim olmaktan çok çok daha güç olduğunu göstermek.

İstanbul’a göç, özellikle 18. yüzyılın sonlarına doğru hızla artar. İş öyle bir raddeye ulaşır ki tehlikeyi o döneme ait bu konuyla ilgili birçok engelleme fermanına rastlamak mümkündür. Cem Behar bu çok sayıda fermanın olmasını, “o fermanların etkin olamaması” şeklinde değerlendiriyor. Behar’a göre İstanbul’u ilk değersizleştirenler de İstanbullular:

İflas etmiş bir imparatorluk, savaş sonrası fakirleşme, bakımsızlıktan yıkılmak üzere evlerin ve konakların onarım sorunları derken, çağdaşlaşma süreçlerini finanse edecek bir gelir kaynağı yaratma güdüsüyle konaklarını ellerinden çıkartan ya da terk eden eski İstanbullular çekilince Fatih, Kumkapı, Edirnekapı, Topkapı, Samatya ve Ayasofya’daki mahalleler de kendi kaderlerine terk edilmiş oldu. Şimdi olduğu gibi XIX. yüzyılın sonlarından itibaren şekillenen dönemde de yıkılan ya da yakılan konakların yerine müteahhit eliyle sekiz-on daireli apartmanlar yapılıyordu. Bir başka deyişle, arazi rantının zenginleşme aracı olarak kullanılması daha o zamanlarda bir hayli yaygındı ve sonraki dönemlerde de İstanbul’da yaşanan birçok olumsuzluğun zeminini oluşturuyordu.2

Emine Uşaklıgil’in “İstanbul sevdası” dedesi Yunus Nadi’den bir miras gibi. Menderes döneminde Park Otel’den İstanbul boğazına bakarken, o ânın fotoğrafını çekip hafızasına kaydediyor. Fotoğraf hafızasından hiç silinmemiş ki yaşayacağı ve sahip çıkacağı yegâne şehir olarak İstanbul’u benimsiyor. Kitabını da İstanbul’a ve şehirlerine sahip çıkanlara ithaf ediyor. Tam da bu doğrultuda kitabın ilk bölümü “Var mı İstanbul’u sahiplenecek kimse?” sorusu etrafında şekilleniyor. Bu bölümde kaosun başlangıcı, vatandaşın misafirleşmesi ve İstanbul’un “gerçek” manzarası evvela okuyucuya sunuluyor. Bir zamanlar, hatta asırlar boyunca süregelen mahalle kurumunun nereden nereye geldiği, yine o dönemin insanının “küçük olsun benim olsun”, yani Mustafa Kutlu’nun deyimiyle “kanaat” anlayışından asla taviz vermediği belirtilirken, TOKİ ile birlikte “büyük olsun benim olsun” anlayışının “tek gerçek” hâline gelme süreci anlatılıyor. Burada Uşaklıgil’in kırılma noktası olarak gördüğü konu, kendi kendini yöneten halkın ve mahallenin elinden tüm yetkilerinin ve dolayısıyla sorumluluklarının alınmasıyla birlikte ortaya “inşaatların efendisi” ve “şehrin tek sahibi” olarak TOKİ’nin çıkması. AKP için “inşaata dayalı ekonomik büyüme” stratejisinin bunca önemli olmasının çok basit bir sebebi Uşaklıgil’e göre halkımızın gayrimenkulü en kolay yatırım aracı olarak görmesi ve “gayrimenkul tutkunu” olması.

Reklam sektörünün kısa sürede yoğun ilgi gösterdiği ve yakınlaştığı inşaat sektörüyle omuz omuza verişi, halkın nefsini öylesine gıdıklamış ve gelecek planlarını okşamış olsa gerek ki hiçbiri Türkçe isme sahip olmayan onlarca proje çok kısa sürede bitti ve anahtarları “sahiplerine” teslim edildi. Uşaklıgil’in de belirttiği gibi “ne hikmetse” tüm bu projeler daima “metrolara yakın” oldu. Metronun olmadığı yerlere ise önce metro götürüldü, hemen ardından da projeler. Bunun sosyolojik boyutu olarak tembelleşme, yine bunun iktisadi boyutu olarak muazzam “arabalaşma”yı zikretmek mümkün. Bilhassa İstanbul’un Başakşehir, Halkalı, Kayabaşı gibi bölgelerinde arabasız yaşamak neredeyse imkânsız. Çünkü bu bölgelerdeki toplu konutlara ve sitelere hem toplu taşıma daha seyrek olarak gidiyor hem de metrolara metrobüslere bir nebze uzak. Tüm bu manzaraya biraz uzaktan baktığımızda ise şunu yakalamak mümkün: İstanbul batıdan doğuya doğru olduğu kadar doğudan batıya doğru da “anormal” biçimde genişliyor ve bu genişleme birbirinden kopuk, yabancı, ruhsuz, şehir bilincine dair hiçbir merakı olmayan bir kitleyi/kütleyi işaret ediyor. Hemen 1992 yılına dönelim ve merhum Turgut Cansever’in röportajından bir yorumunu yeniden okuyalım:

Allah’ın yarattığı dünyanın güzelliğini idrak etmeyen, kendisini bu dünyayı güzelleştirmekle yükümlü saymayan, toprağı kısa vadeli çıkar ve talan aracı olarak gören nesiller tarafından dünyanın kirletildiği 20. asırda insanın kendisine temiz ve güzel bir çevre, şehirler, mahalleler ve evler geliştirmesi de imkânsızdır. Dolayısıyla bugün özellikle kendi kültür temellerinden kopmuş ülkelerin bilinçsiz taklitçiliğinin pençesindeki çevreler, ülkeyi kirletmekte ve gelecek nesillere cehennemî kirlilikleri hazırlamaktadırlar. Türkiye’de bu yanılgıda payı olmayan toplum kesimi de yok denecek kadar azalmış bulunmaktadır.3

Komşu almadan ev almaya doğru sınırsızca giden bu “kutlu projeler yolu” birçok ailenin geleneklerinin ve yaşam biçimlerinin kökten değişmesine de sebebiyet verdi. Sulukule gibi asırlık mahallelerin ortadan kaybolmasıyla “bir başka diyara” sürüklenen komşular, apartman dairelerine sıkıştırıldı ve kısa sürede neye uğradıklarının şaşırır bir hâle geldiler. Bu durum yalnız İstanbul’da değil, İzmir gibi bir nebze daha az çiğnenmiş şehirlerde de kendine yer buldu. Kendi aidiyetine göre eğitim görmüş, okuma yazma öğrenmiş çocuklar kendilerini her zaman dışlamış ‘beyaz’larla aynı sınıfta buluşunca, refleksleri de değişti:

Bir gün, ders programına uygun olarak dersini sürdürmek isteyen öğretmenlerinden birine Nergiz, “Aman be, ne bayık karısın, (h)ep ders, (h)ep ders!” diye serzenişte bulunmuş; başka bir günse ikinci sınıfa geçtiği hâlde henüz okuma yazma öğrenememiş olan Yunus, derste “e” harfini çalıştıkları esnada sıkılıp öğretmenine “Aman be, sokayım e’ye!” demişti.4

Emine Uşaklıgil her ne kadar İstanbul kitabı yazmış olsa da Ankara’ya arada sırada değiniyor. Zira başkentimiz de cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren sürekli değiştirilmiş, dönüştürülmüş, belirli bir kimliğe asla sahip olamamış bir kentimiz artık. Artık ‘şehir kurma’nın sadece ‘bina yapmak’ olması, Ankara’yı kişiliksizleştirmeye devam ediyor:

Ankara’nın da manevî değerleri şehrin kuruluşuna vesile olmuş, fakat ne hikmetse âhî geçmişini unutturmak isteyen bir siyasetle kent bina şehvetine uğratılmıştır. Böylece geçmişimiz de silinmiş, Ahi Mesud, Etimesgut olmuş; Ahi Mamak, Mamak diye anılmıştır. Hacı Bayram-ı Veli’nin türbesinin hemen yakınında yer alan Ahi Gül Baba ise Bent Deresi’ne inen yolun tam ortasında modernizme meydan okuyan türbesiyle yüzlerce yıl öncesinden bölgeye mührünü vurmuştur. Yahya Kemal’in “İstanbul’a dönmesi güzel.” diyerek kınadığı Ankara, bir türlü tarihe ve evlatlarına emanet ettiği ruh hamlesini yapamamış, entelektüellerinin sinesinde de ‘kasvetli şehir’ damgasıyla lekelenmiştir. Oysa Gül Baba, “Ankara Türklerin eline geçtiğinden dolayı ‘gülmüş’ bir Baba”dır.5

Turgut Özal’ın Amerika’yı ziyaret edip oradaki devasa yapılaşmalara özenmesi ve “Bir gün İstanbul’da da bu tip yapılar yükselecek” temennisi, özellikle sağ/muhafazakâr politikalar içine yerleşmiş, aksini düşünenler derhâl “medeniyet düşmanı” ilan edilmiştir, edilmektedir. Yalnız ne hikmetse mevzu değiştiği vakit “tek dişi kalmış canavar” hatırlatılmakta, “ecdat yadigârı” her şeye gerek dizilerle gerek yeni açılan parklara, kültür merkezlerine ve sitelere verilen isimlerle sahip çıkılmaktadır. Ağaoğlu Maslak 1453 bunlardan sadece biri ama en ünlüsü. Daha seküler, daha Avrupaî bir yaşam istiyorsanız, Venedik’in de İstanbul’a geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz: Viaport Venezia.

22. Uluslararası Mimarlık Kongresi vesilesiyle İstanbul’a gelen ve evvela İstanbul’u helikopterle inceleyen Uluslararası Mimarlar Birliği Başkanı Jaime Lerner, “Bu şehri Mimar Sinan’ın torunları inşa etmiş olamaz” derken sonuna kadar haksızdı. Evet haksızdı çünkü bu şehri Mimar Sinan’ın torunları inşa etmedi, aksine onun fikirleriyle uzaktan yakından alakası olmayan birileri müteahhitler eşliğinde şehrin canına okudu. Uşaklıgil’in yaptığı hatırlatmalardan biri de şu: Padişah dahi cami yaptırmadan evvel şeyhülislamdan izin almalı, cami yaptırma gereğini detaylıca açıklamalıydı. Zaten cami de ancak ihtiyaç ve özellikle cemaat varsa yapılır, aksi hâlde koca bir israf olarak kabul edilirdi. 2018’de açılması planlanan Çamlıca Camii için şu soru önemli: Cami kimlere açılıyor? Aslında sorular genişletilebilir ama esas mesele elbette politik reklam ve kârı muhafaza eden muhafazakâr romantizm.

Dokuyu korumak yerine “elbette” modernleşsin istenen İstanbul’un şehirleşme hikâyesi yeni değil. Belediyecilik de bu hikâye kapkara bir karakter, hatta ana karakter olarak oturuyor. İstanbul’un imarını yapabilmek için zamanında Henri Prost’un rakibi Le Corbusier’di. Prost’un teklifi yepyeni bir İstanbul’du. Tüm modernliğiyle, ışıldayan binalarıyla, göğe uzanan güç göstergeleriyle. Le Corbusier ise eski dokunun korunması taraftarıydı. Tozuyla, toprağıyla, ahşabıyla. Mustafa Kemal Paşa, Le Corbusier’in mektubuna duyarsız kaldı, kazanan Prost oldu. Uşaklıgil bu durumu şöyle yorumluyor: “Prost’a verilen görevle İstanbul’un planlama serüveni ve bugüne dek devam eden kaçınılmaz tahribatı da başlamış oluyor.”

İstanbul’un şehircilik anlamında yeniden fethedilmesinin ve tarihi dokuların, anıtların, yapıların Demokrat Parti eliyle yıkılmasının üzeri bir şekilde hep örtüldü. Oysa Millet Caddesi’nin tarihi biraz araştırıldığında ve Turgut Cansever’in anıları biraz okunduğunda görülecektir ki “Bana üç metrenin beş metrenin lafını etme!” diyenler eliyle İstanbul o günlerden bu günlere delik deşik edilmiştir. Elin aynı cenaha ait el(ler) olması da kimseyi şaşırtmamalı. Üstelik bu geçmişin üzerine çok gidilmemeli ve daha fazla soru sorulmamalı. Önümüzde daha ciddi bir soru(n) var: Hazine arazileri de tükendi, tarım alanları nerede?..

Başta İstanbul olmak üzere şehirlerimize dair “ortak bir düş” kuramıyoruz. Bunda şehir bilincinin eksikliği elbette ortada. Üstelik bu bilincin ne olduğunu anlatırken verilecek misaller de giderek azalıyor. Uşaklıgil kitabını abartısız bir umutla bitiriyor. Mücadele zemini açılmalı, bu zemin korunmalı ve sürekli güncellenmeli diyor. Kitabın sonundaki Behiç Ak’a ait karikatür ise her şeyin sonunun geldiğini gayet güzel biçimde açıklıyor. Bir çocuk sokaktan eve koşarak gelmiş ve annesine şöyle bağırıyor: “Anne sokağımızı çalmışlar!”

Yağız Gönüler
sehir@sosyalbilimler.org
sosyalbilimler.org Şehir Düşüncesi Editörü

 

Yasal Uyarı: Yayımlanan bu yazının tüm hakları sosyalbilimler.org‘a aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; sosyalbilimler.org, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve sosyalbilimler.org’un editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Dipnotlar   [ + ]

1. Emine Uşaklıgil, Bir Şehri Yok Etmek / İstanbul’da Kazanmak ya da Kaybetmek, Can Yayınları, 1. Baskı: Mart 2014
2. Cem Behar, A Neighborhood in Ottoman Istanbul, State University of New York- Suny, 2003
3. Millî Gazete, 14-15 Kasım 1992
4. Derya Koptekin, Biz Romanlar Siz Gacolar: Çingene/Roman Çocukların Kimlik İnşası, İletişim Yayınları, 1. baskı – Haziran 2017
5. Lütfi Bergen, Ev Alma Komşu Al, Yenisöz, 27.09.2017

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.