Sosyal Bilimler

Arrival ve Öteki Olarak Uzaylı | Sosyal Bilimler
Sosyal Bilimler

Arrival ve Öteki Olarak Uzaylı

Bilimkurgu türü hem edebiyatta hem de sinemada küçümsenen bir türdür. Diğer gerçekçi eserlerin yanında bilimkurgu çocuksu ve eğlendirici fanteziler olarak algılanır. Ama bence bilimkurgu gerçekçi türlere göre daha fazla imkanlar sağlamaktadır takipçilerine. Hayal gücünü serbest bırakarak geçekliği istediği gibi büker, geleceğe (hatta şimdiye dair) olanakları gözler önüne serer ve bizi seçeneklerle karşı karşıya bırakır.

Bir bilimkurgu filmi olarak Arrival’ın methini uzun zamandır duyuyorum. Çok merak etmeme rağmen sinemada izleyemedim filmi ama sonunda denk geldi ve izleyebildim. Hakikaten övgüleri hak eden bir film olmuş. En beğendiğim bilimkurgu temalarından birisi olan uzaylılarla karşılaşmak ve iletişime geçmeye çalışmak konusunu işliyor zira.

Bilimkurgu türünde, ister edebiyat olsun ister sinema, en temel konulardan birisi insanlar ile uzaylıların karşılaşmasıdır herhalde. Zamanda yolculuk, kıyamet sonrası gelecek veya alternatif tarih gibi pek çok alt türü olmasına rağmen bilimkurgunun esas hareket ettiricisi uzay ve oradan gelecekler olmuştur. Bu gelecek olan her neyse aslında onun öteki olarak görülmesi yaygın bir yorumdur. Aslında hem yazarın hem de yazarın içerisinde bulunduğu çağın ruhunun bir yansıması olagelmiştir çizilen bu uzaylı veya uzaydan gelen şeyler (Güney 2007; Jameson 2009: 154-155; Le Guin 2007). İnsanlığın bu ötekiyle karşılaşması ise üç farklı temayla anlatılır çoğunlukla <fn>Edebiyatta bu temaların sayısız örneği olmasına rağmen ben sinemadan gitmeye çalıştım. Bilimkurgu edebiyatına ise sadece sinema ile ilişkilendiği anlarda değindim. </fn>.

İnsanlığın uzaylılarla karşılaşmasının ilk teması savaştır. Uzaylılar dünyayı işgal etmek üzere gelmişlerdir. Başka türlü bir seçenek olabilir mi ki? Onlar insanlığın en büyük düşmanlarıdırlar ve hiçbir iletişim çabası gösterilmeden hemen savaş açılmalıdır. Bu uzaylıların kötü ve şeytani oldukları teması o kadar yaygın bir temadır ki insan uzaylı karşılaşması eserlerinin büyük çoğunluğunu oluştururlar. O kadar kötü örnekleri verilmeye başlanmıştır ki hiçbir derinliği olmayan elde silahlarla uzaylı öldürmeye giden bir tür aksiyon türü haline gelmiştir belli örnekleriyle. O kadar çok örneği var ki saymakla bitmez biz en belli başlı olanlarına bakalım. War of the Worlds (Dünyalar Savaşı) ve Independence Day (Kurtuluş Günü) bu temanın en temel örnekleridir herhalde. Bunun yanında Alien (Yaratık) filmini de büyük çaplı bir savaşa girilmese de insanlığın düşmanı olan uzaylı teması işlenen filmlerden birisi olarak görebiliriz. Bu film serisin de gösterilen her iki uzaylı da insanları avlamaya çalışan korkutucu canavarlar olarak işlenmiştir. Yine yakın zamanda Wachowski kardeşlerin çektiği  Jupiter Ascending (Jüpiter Yükseliyor) filmi de buna bir önrnektir ama bu filme ilave olarak dünyanın ve insanlığın aslında uzaylıların bir tür tarlası olduğu teması da eklenmiştir. Bu savaşma temasını eleştiren filmler de mevcut tabii ki en önemli ikisi ise Starship Troopers (Yıldız Gemisi Askerleri) ve Mars Attacks! (Çılgın Marslılar) olarak görülebilir. Starship Troopers özellikle insanlıktaki militarist zihniyeti eleştirerek önemli bir başarı sağlamıştır. Mars Attacks!’da ise Marslılar durup dururken ve hiç gereği yokken dünyaya gelmiş ve işgal etmeye başlamıştır.

İnsan uzaylı karşılaşmalarındaki ikinci tema ilk temadaki gibi düşmanlık üzerine kuruludur ama bu sefer uzaylılar açık bir şekilde savaşa ve çatışmaya girmezler bunun yerine kılık değiştirerek ya da hain insanları kullanarak dünyaya girerler. Hain uzaylıların yine kötü bir planı vardır mutlaka ve yüksek statülü (devlet başkanları, şirket yöneticileri vb.) kişiler kılığında dünyayı yönetmeye başlarlar. Aslında bu sadece bir bilimkurgu teması değil yaygın da bir komplo teorisidir de. Bu alt türün iyi bir örneği gelmiyor benim aklıma maalesef. Tek örnek olarak da The Facult (Fakülte) filmi gösterilebilir. Bir de Dr. Who dizisinin kimi bölümleri.

Üçüncü tema ise insanlar ile uzaylıların savaşmayıp iletişime geçtikleri eserlerdir. İnsanların, her zaman istila edilme korkusu duyuyor olmalarına rağmen, ilk yaptıkları savaşmak değil de iletişime geçmektir bu eserlerde. Bu temada sonuç söz konusu olduğunda  ikiye ayrılır. İlkinde iletişimin başarısız olduğunu görürüz. Bütünüyle farklı iki canlı türü, hiçbir ortak noktaları yok; aynı gezegende evrimleşmemişler, aynı bedensel ya da biyolojik yapıya sahip değiller (biyolojik yapıları varsa eğer), kültürlerinin ve tarihlerinin (eğer varsa) hiçbir noktasında ortaklıkları yok. Nasıl anlaşabilirler ki <fn> Bu öteki olarak uzaylıyla karşılaşma teması aslında hep kendisine köken olarak coğrafi keşifleri örnek almıştır. Avrupalılarla kaşılaşan yerli halklara duyulan meraktır belki de bu temanın esas dürtüsü. Ve bilimkurgu bu teması bakımdan bir tür deneysel antropoloji metni veya kurgusal bir etnografi olarak dahi değerlendirilebilir. Ama coğrafi keşiflerde dahi karşılaşan tarafların birbirine bu kadar yabancı olduğu söylenemez. En azından Avrupalılar ile yerli halklar aynı güneşi ve ayı biliyorlar ve bedenleri benzer biçimde doyuyor, benzer biçimde dışkılıyor ve benzer biçimde haz alıyordu.</fn>? Bu yüzden bu temada en çok iletişimde başarız olunması sonucu işlenmiştir. Sinema tarihnin en önemli iki eseri olan Solaris ve Stalker bu temanın en başarılı işlnediği iki filmdir (ve romandır). Solaris’de tüm gezegeni kaplayan okyanus benzeri plazmik bir canlı olan Solaris ile insanların başarısız iletişim çabaları anlatılır. İnsanlar Solaris’in yaptığı şekillere bakarak onun hakkında sonuçlara varmaya çalışmaktadır. Solaris ise insanların zihinlerini merak etmekte onların bilinçaltlarındaki en büyük semptomları yeniden yaratmaktadır. İletişime geçemeyen bu iki canlı türü nihayetinde birbirleriyle kayıtsızlaşmışlardır. Stalker ve bu filme ilham kaynağı olan Uzayda Piknik romanı da böyle bir başarısız karşılaşmanın sonrasına tanık oluruz <fn>Gerçi romanda da iletişime geçip geçmediklerinden çok bahsedilmez ama başarısız bir karşılaşma olmadığı aşikardır.</fn>. Uzaylılar gittikten sonra indikleri yerlerde bazı anomal olaylar görünmeye başlanmıştır. Burada bazı nesneler görünmeye başlanmış ve oradaki insanlarda olumsuz rahatsızlıklar ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine devletler bu bölgelere girişi kesinlikle yasaklamıştır. Sadece stalker (iz sürücü) denilen bazı maceracı kişiler ve bu kişilerin yol göstermesini kabul eden meraklı turistler bölgelere girmeye çalışmaktadır. Uzaylıların neden geldikleri, neden gittikleri? Neden artlarında bazı nesneler bıraktıkları ve indikleri bölgelere ne olduğu? İletişime geçilip geçilmediği bir tartışma konusu olarak kalmıştır. İletişimin başarılı olduğunu anlatan filmlere örnek ise 2001: A Space Odyssey (2001: Uzay Macerası) ve Contact (Mesaj) gösterilebilir. 2001’de uzaylılar belirli zamanlarda dünyaya gelmişlerdir. İlk gelişleri milyonlarca yıl öncedir ve bazı primatlarla etkileşime geçerek onlarda zihinsel bir şafağın doğmasına yol açıp insanlığın başlangıcını sağlamışlardır. 2001 yılında ise Ay’da siyah dirkdörtgen prizması bir taş bulunur aslında bu uzaylıların milyonlarca yıl önce dünyaya inen nesneleriyle (ya da belki de kendileriyle) benzer bir şeydir. Ay’daki monolit yok olur ama Jüpiter yörüngesinden bir başka sinyal gelir ve iki insan ve bir yapay zekalı bilgisayar yani HAL yola çıkarlar. Jüpiter’e yaklaştıkça HAL garip davranışlar sergilemeye başlar. Belki de milyonlarca yıl önce primatlara olan bilinç uyanışı HAL’a da olmaktadır. Zorlukla Jüpiter’e varırlar ve bir solucan deliğinin içine girerler. Filmin son sahnesinde Dünya yörüngesinde bir cenin görürüz. Bu aslında solucan deliğine giren insanlardan birisidir ve bir insan-sonrası tanrı (posthuman god) konumuna gelmiştir. Contact eserinde ise uzaylılar insanlara radyo teleskoplarını kullanarak bir mesaj aktarmaya başlarlar. İnsanlar bunu ilk olarak anlayamazlar ama sonrasında asal sayıları kullanarak mesajları çözmeyi başarırlar (ama sonradan anlaşılır ki yanlış bir yolla çözmüşerdir mesajları). Mesajın içeriği bir makinedir. Bu makineyi inşa etmeye başlayan insanlar sonrasında anlarlar ki bu solucan deliklerinde yolculuk etmelerini sağlayan bir alettir. Böylece insanlar uzaylıların istedikleri yere giderler ve ilk karşılaşma gerçekleşir. Uzaylılar aleti ilk defa kullanan ve keşifi de yapmış olan Eleanor Arroway’a babası biçiminde görülmüşlerdir. Eleanor babası biçimindeki uzaylıya “Bir dahaki karşılaşma ne zaman olacak?” diye sorar, babası şeklindeki uzaylı da Eleanor’un babasının hep kullandığı bir deyişle cevap verir: “Küçük adımlarla Eleanor, küçük adımlarla.” <fn> Bu sınıflandırmaya bazı ekler yapmak gerekiyor. Dördüncü olarak uzaylı olarak insan teması da kullanılan bir temadır. Star Trek (Uzay Yolu) dizisi belki bu türde değerlendirilebilir. Bilindiği gibi Star Trek dizisinde Atılgan galaksi düzeyindeki bir devletin galaksinin bilinmeyen kısımlarını keşfetmesi için gönderdiği gemilerden birisidir. Ve yeni gezegenler ve canlılar keşfetmekle görevlidir. Edebiyatta ise özellikle Ursula K. Le Guin’in The Left Hand of Darkness (Karanlığın Sol Eli) ve The Word for World Is Forest (Dünyaya Orman Denir) romanları Mary Doria Russell’ın The Sparrow (Serçe) kitabı bu temayı kullanmaktadır. Beşinci bir tema olarak da aciz uzaylılar eklenebilir. Bunun en yetkin örneği kesinlikle District 9’dır. Bir kaza sonucu dünyaya gelen uzaylılar burada gettolarda yaşamaya başlamışlar ve insanların ırkçı aşağılamalarına maruz kalmışlardır. Bir süre sonra da bu gettolar birer suç yuvası haline gelmiştir.</fn>.

Nihayet Arrival (Geliş) filmine gelebiliriz <fn>Yazının bundan sonrası filmi izlemek isteyenler için spoiler içermektedir. Demedi demeyin sonra.</fn>. Louise Banks bir dilbilincidir. İnanılmaz bir dil yeteneği vardır pek çok dili konuşup anlayabilmektedir. Ama bir süredir depresyondadır, sürekli rüyasında ölen kızına dair hatıraları görmektedir. Bir gün uzaylılar gelirler. Dünyanın çeşitli yerlerine on iki tane gemi iner. Bu bölgeler hemen güvenlik içersine alınır ve halkın buralara girmesine izin verilmez. Bir yandan da hükümetler bu uzaylılarla iletişime geçmeye çalışmaktadır. Ama çok başarılı olamazlar bunun üzerine ABD hükümeti Louise Banks’den yardım ister. ABD hükümeti hemen bazı cevaplar beklemektedir mesela neden ve nasıl geldiler gibi Banks’e göre ise insanlar ile uzaylıların birbirlerini anlayabilmeleri için en temel dilsel bilgilerin öğrenilmesi gerekmektedir. Banks konuşmanın imkansız olduğuna karar verir her iki canlı da birbirlerinin çıkardıkları sesleri çıkaramamaktadır çünkü. Yazı ile anlaşmanın daha mümkün olduğuna kanaat getirilir. Bu şekilde iletişim için yeni adımlar atılır;  sembol ve yazı çerçevesinde iki canlı türü birbirleriyle anlaşmaya başlarlar. Ama dünya devletleri daha hızlı cevaplar beklemektedir. Bir yandan da gerginlik gittikçe artmıştır. Bunun üzerine Banks ve ekibi işleri hızlandırmak zorunda kalırlar ve sormaları gereken neden geldikleri sorusunu sorarlar. Aldıkları cevap ise tüm hükümeti ayağa kaldırır. Uzaylılar bir silah vermek istediklerini söylemiştir ve ardından karmaşık bir simgeler çorbası çizmişlerdir. Uzaylıların dünyayı işgal edeceğine inanmaya başlayan dünya devletleri uzaylıların gemilerine karşı savaş başlatmaya karar verirler. Birbirleriyle koordine olarak çalışan bilim insanı grupları arasındaki ilişki de hükümetler tarafından kesilir. Herkes tek kalmıştır. Banks bu sefer tek başına uzay gemisine gider ve uzaylılarla konuşur. Aslında silah değildir demek istedikleri olan bir çeviri hatasıdır. Önerdikleri şey bir hediyedir. Hediye ise onların sembol dilleridir, bu dil ile insanlar onların zamanı gördüğü gibi görebilecektir. Yani bizim anladığımız şekliyle geleceği görebilecekdirler. Banks’de ise bu yetenek zaten vardır ama nasıl kullanacağını bilememektedir. Banks hem iyi bir dil bilimci hem de geleceği görme yeteneğine sahip ender kişilerden birisidir. Rüyalarında gördüğü ölen kızına dair görüntüler ise aslında gelecekte olanlardan başka bir şey değildir. Uzaylıların dili sayesinde bu gelecek görülerini kontrol etmeye başlayan Banks’ın az bir zamanı vardır. Çünkü Çin uzaylılara savaş açmıştır ve saldırı kısa sürede başlayacaktır. Görülerini kullanan Banks uzaylılara olası bir saldırıyı önler ve insanlar arasında yer alan ayrılıkları da bitirerek insanlar ve devlet arasındaki iletişimi yeniden sağlar.

Böylece uzaylıların sağladığı dil sayesinde insanlık kurtuluşa ve barışa kavuşmuştur. Bu şekil de iletişimin sağlandığı bilimkurgu eserlerinde uzaylılar çoğunlukla insandan üstün bir yaşam formu ve kurtarıcı hatta bir mesih olarak gösterile gelmiştir. Fakat Arrival’de durum o kadar basit değil çünkü iletişime ve etkileşime çok vurgu yapılmış ve en temel ahlaki ilkelerden birisi olan karşılık almadan iyilik yapmak en azından insanlar arasında vurgulanmıştır. Uzaylılar ise bu bilgiyi üç bin yıl sonra başlarına gelecek olan felakette insanlığın kendilerine yardım etmesi için verdiklerini söylemişlerdir. Bu bakımdan filmin ahlaki çıkarımları aslında çelişkili.

Dil konusunda ise film iki birbiriyle zıtlaşan kuramın arasında gidip geliyor. Dilin göreceli bir şey olduğunu iddia eden Sapir-Whorf düşüncesi filmin ana noktasını oluşturuyor hatta bir diyalogda doğrudan bu kurama atıf yapılıyor. Bu kurama göre dil küçük yaşlardan itibaren bizim düşünce yapımızı ve zihnimizi oluşturur. Yani aslında bu kurama göre ana dilleri farklı olan iki kişi asla birbirleriyle anlaşamazlar. Ya da daha hafifletilmiş biçimiyle birbirlerini tam olarak anlayamazlar. Tüm dillerin ortak bir grameri olduğunu iddia eden Noam Chomsky ise insanlar arası iletişimin bu evremsel gramer sayesinde olabilieceğini iddia etmiştir. Arrival filmi Sapir-Whorf kuramına yakın gibi görünse de vardığı sonuçla Chomsky’nin evrensel gramer kuramına varmış gibi geliyor bana. Çünkü Banks geleceği gördüğü bir sahnede kendi yazdığı kitabı alır, kitabın adı ise Universal Language yani Evrensel Dil’dir. Nihayetinde dilin grameri öylesine evrensel bir yapıdadır ki insanlar ile uzaylılar arasındaki etkileşimi dahi sağlamıştır.

Sonuç olarak son dönemlerin en nitelikli filmlerinden birisi hem izlenmeye hem de üzerine düşünülmeye değer bir film.

Kaynakça

  • Güney , K. Murat (2007). “Önsöz”. Başka Dünyalar Mümkün: Bilimkurgu, Siberpunk ve Siyaset. (Edt. K. Murat Güney). İstanbul: Varlık. s. 7-17.;
  • Jameson, Fredric (2009). Ütopya Denen Arzu. (Çev. Fethi Burak Aydar). İstanbul: Metis.
  • Le Guin, Ursula K. (2007). “Amerikan Bilimkurgusu ve Öteki”. (Çev. Canan Özdey) Başka Dünyalar Mümkün: Bilimkurgu, Siberpunk ve Siyaset. (Edt. K. Murat Güney). İstanbul: Varlık. s. 39-42.

Tolga Ulusoy
Sosyal Bilimler Platformu, Blog Yazarı
t.ulusoy@sosyalbilimler.org

Yasal Uyarı: Yayınlanan bu yazının tüm hakları Sosyal Bilimler Platformu’na (www.sosyalbilimler.org) aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz.

Yorum Yazın

sosyalbilimler.org’a Katkıda Bulunabilirsiniz.

sosyalbilimler.org'da editörlük yapabilir, kendi yazılarını yayımlayarak blog yazarımız olabilir veya Türkçe literatüre katkı sağlamak amacıyla çevirmenlik yapabilirsin. Mutlaka ilgi alanına yönelik bir görev vardır. sosyalbilimler.org ekibine katılmak için seni buraya alalım!

Bizi Takip Edin!

Sosyal Bilimleri sosyal ağlardan takip edebilir, aylık düzenlenen kitap çekilişlerimize katılabilirsiniz.